Kahve Kitap
Mahmut Eraslan
Köşe Yazarı
Mahmut Eraslan
 

Siyasetçilerin Suçu mu, Bizim Sessizliğimiz mi?

Bugün kamuoyunun gündemini meşgul eden temel kriz, yalnızca ekonomik dalgalanmalardan veya idari aksaklıklardan ibaret değildir. Asıl kriz; adalet, liyakat ve ahlak ilkelerinin kamu vicdanında sarsılmasıyla ortaya çıkan derin tutarsızlık, siyasi manevracılık ve sistemik çifte standart krizidir. Siyasetin millete hizmet vasıtası olmaktan çıkarılıp kişisel imtiyaz, ihale rantı, politik tüccarlık veya gayriahlaki ilişki ağlarına dönüştüğü bir vasatta; ne huzurlu bir toplumdan ne de sürdürülebilir bir gelecekten söz edilebilir. ​ ​Bugün idari sistemdeki en somut ve derin çelişki, mevzuatın sıradan bir kamu görevlisi ile üst düzey idarecilere uygulanış biçiminde ortaya çıkmaktadır. Sıradan bir vatandaş, devlette en alt kademeden bir işçi veya memur olarak göreve başlayacağı zaman; adli sicil kaydı, GBT (Genel Bilgi Taraması), arşiv araştırması ve siber/güvenlik soruşturması gibi ağır süzgeçlerden geçirilmektedir. En küçük bir tereddütte dahi göreve başlatılmamaktadır. ​Ancak aynı devlet; milyonların kaderini, kamu bütçesini ve memleketin geleceğini teslim edeceği belediye başkanları, milletvekilleri ve üst düzey bürokrat adaylarında bu hassasiyeti ve sert ölçütleri aynı kararlılıkla uyguluyor mu? Terör örgütleriyle iltisaklı/irtibatlı olan, hırsızlık, yolsuzluk, sahtecilik ve usulsüzlük gibi ağır lekeler taşıyan isimlerin aday gösterilebilmesi, makamlara taşınabilmesi ve sahalara çıkarılabilmesi büyük bir sistemik açıktır. ​Bu isimleri önceden bilmelerine rağmen aday gösteren siyasi irade de, bu usulsüzlüklere göz yumanlar da işlenen suçlara ve ortaya çıkan vebale doğrudan ortak olmuyor mu? Devletin, kamu güvenliğini ve yetim hakkını korumak adına bu tür yasal ve idari açık kapıları acilen ve tereddütsüz kapatması şarttır. ​​Bu yozlaşma çarkının dönmesindeki en büyük etkenlerden biri de toplumun içine düştüğü ideolojik takıntılardır. "Bizim partimiz/bizim mahalle yapsın da nasıl yaparsa yapsın" anlayışı, denetim mekanizmasını ve kamu vicdanını felç etmektedir. Partizan fanatizm; seçmenin kendi desteklediği yapının yolsuzluğuna, usulsüzlüğüne veya ahlaki çöküntüsüne göz yummasına yol açmakta, eleştiri getirenleri ise doğrudan hain ilan eden bir kutuplaşmayı beslemektedir. Dün söylediklerini bugün konjonktürel çıkarlar uğruna unutan politik anlayışlar güven müessesesini temelden sarsarken, ideolojik körlük de bu yozlaşmaya kalkan olmaktadır. Oysa ahlakın ve adaletin mahallesi, partisi, sağcısı veya solcusu olmaz. ​Siyasette ahlak, yalnızca şekilsel ibadetlerin yerine getirilmesinden veya meydanlardaki dini/milli söylemlerden ibaret görülemez. Kuşkusuz ibadetler ve milli değerler mukaddestir; ancak kişinin aldığı abdest ve kıldığı namaz; onun zihniyetini, bakış açısını, görevlendirdiği insanlarda aradığı liyakat kıstasını ve kamu malına olan yaklaşımını da temiz tutmalıdır. İbadetin nihai gayesi, insanı adil, emin ve güvenilir kılmaktır. ​Kıblesi sabit olanın ilkesi menfaate, makama veya siyasi konjonktüre göre değişmez. Liderlerini ilahlaştıracak düzeyde biat kültürüne kapılan, yetkiyi eline geçirince denetimden kaçan, şeffaflığı reddeden ve adil dağıtımı unutan anlayışların ne inancımızda ne de hukuk devleti ilkesinde yeri vardır. İdarecilerin temel referansı adaleti gözetmek ve “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” düsturuna sadık kalmaktır. ​​Ancak bu tablonun vebalini yalnızca siyasetçilerin sırtına yüklemek eksik bir yaklaşım olur. Usulsüzlüklere ideolojik takıntıları yüzünden göz yuman, liyakat yerine hemşericilik ve kayırmacılık talepleriyle hareket eden seçmen de bu sorumluluğa ortaktır. Toplumsal dönüşümün temel yasası nettir: Bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu, akıbetini ve geleceğini değiştirmez. Toplum kendi ahlaki ilkelerine sahip çıkıp ideolojik kabileciliği terk etmedikçe, idarecilerin profili de değişmeyecektir. ​Geleceğe güvenle bakabilmek, aile yapısını koruyabilmek, ekonomiyi sağlam temeller üzerine oturtmak ve kamuda liyakatı hakim kılmak için köklü bir zihniyet ve mevzuat değişimine ihtiyaç vardır. Çözüm; sıradan vatandaşa uygulanan hukuk ve denetim kıstaslarının en üst düzey yöneticiye de eksiksiz uygulanması, siyasetin bir rant alanı değil emanet bilinciyle yürütülmesi, idarecisiyle ve seçmeniyle sarsılmaz bir adalet, şeffaflık ve dürüstlük ilkesine dönülmesidir.
Ekleme Tarihi: 05 Ağustos 2026 -Çarşamba
Mahmut Eraslan

Siyasetçilerin Suçu mu, Bizim Sessizliğimiz mi?

Bugün kamuoyunun gündemini meşgul eden temel kriz, yalnızca ekonomik dalgalanmalardan veya idari aksaklıklardan ibaret değildir. Asıl kriz; adalet, liyakat ve ahlak ilkelerinin kamu vicdanında sarsılmasıyla ortaya çıkan derin tutarsızlık, siyasi manevracılık ve sistemik çifte standart krizidir. Siyasetin millete hizmet vasıtası olmaktan çıkarılıp kişisel imtiyaz, ihale rantı, politik tüccarlık veya gayriahlaki ilişki ağlarına dönüştüğü bir vasatta; ne huzurlu bir toplumdan ne de sürdürülebilir bir gelecekten söz edilebilir.

​ ​Bugün idari sistemdeki en somut ve derin çelişki, mevzuatın sıradan bir kamu görevlisi ile üst düzey idarecilere uygulanış biçiminde ortaya çıkmaktadır. Sıradan bir vatandaş, devlette en alt kademeden bir işçi veya memur olarak göreve başlayacağı zaman; adli sicil kaydı, GBT (Genel Bilgi Taraması), arşiv araştırması ve siber/güvenlik soruşturması gibi ağır süzgeçlerden geçirilmektedir. En küçük bir tereddütte dahi göreve başlatılmamaktadır.

​Ancak aynı devlet; milyonların kaderini, kamu bütçesini ve memleketin geleceğini teslim edeceği belediye başkanları, milletvekilleri ve üst düzey bürokrat adaylarında bu hassasiyeti ve sert ölçütleri aynı kararlılıkla uyguluyor mu?

Terör örgütleriyle iltisaklı/irtibatlı olan, hırsızlık, yolsuzluk, sahtecilik ve usulsüzlük gibi ağır lekeler taşıyan isimlerin aday gösterilebilmesi, makamlara taşınabilmesi ve sahalara çıkarılabilmesi büyük bir sistemik açıktır.

Bu isimleri önceden bilmelerine rağmen aday gösteren siyasi irade de, bu usulsüzlüklere göz yumanlar da işlenen suçlara ve ortaya çıkan vebale doğrudan ortak olmuyor mu?

Devletin, kamu güvenliğini ve yetim hakkını korumak adına bu tür yasal ve idari açık kapıları acilen ve tereddütsüz kapatması şarttır.

​​Bu yozlaşma çarkının dönmesindeki en büyük etkenlerden biri de toplumun içine düştüğü ideolojik takıntılardır. "Bizim partimiz/bizim mahalle yapsın da nasıl yaparsa yapsın" anlayışı, denetim mekanizmasını ve kamu vicdanını felç etmektedir. Partizan fanatizm; seçmenin kendi desteklediği yapının yolsuzluğuna, usulsüzlüğüne veya ahlaki çöküntüsüne göz yummasına yol açmakta, eleştiri getirenleri ise doğrudan hain ilan eden bir kutuplaşmayı beslemektedir. Dün söylediklerini bugün konjonktürel çıkarlar uğruna unutan politik anlayışlar güven müessesesini temelden sarsarken, ideolojik körlük de bu yozlaşmaya kalkan olmaktadır. Oysa ahlakın ve adaletin mahallesi, partisi, sağcısı veya solcusu olmaz.

​Siyasette ahlak, yalnızca şekilsel ibadetlerin yerine getirilmesinden veya meydanlardaki dini/milli söylemlerden ibaret görülemez. Kuşkusuz ibadetler ve milli değerler mukaddestir; ancak kişinin aldığı abdest ve kıldığı namaz; onun zihniyetini, bakış açısını, görevlendirdiği insanlarda aradığı liyakat kıstasını ve kamu malına olan yaklaşımını da temiz tutmalıdır. İbadetin nihai gayesi, insanı adil, emin ve güvenilir kılmaktır.

Kıblesi sabit olanın ilkesi menfaate, makama veya siyasi konjonktüre göre değişmez. Liderlerini ilahlaştıracak düzeyde biat kültürüne kapılan, yetkiyi eline geçirince denetimden kaçan, şeffaflığı reddeden ve adil dağıtımı unutan anlayışların ne inancımızda ne de hukuk devleti ilkesinde yeri vardır. İdarecilerin temel referansı adaleti gözetmek ve “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” düsturuna sadık kalmaktır.

​Ancak bu tablonun vebalini yalnızca siyasetçilerin sırtına yüklemek eksik bir yaklaşım olur. Usulsüzlüklere ideolojik takıntıları yüzünden göz yuman, liyakat yerine hemşericilik ve kayırmacılık talepleriyle hareket eden seçmen de bu sorumluluğa ortaktır. Toplumsal dönüşümün temel yasası nettir: Bir toplum kendi özünde olanı değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu, akıbetini ve geleceğini değiştirmez. Toplum kendi ahlaki ilkelerine sahip çıkıp ideolojik kabileciliği terk etmedikçe, idarecilerin profili de değişmeyecektir.

​Geleceğe güvenle bakabilmek, aile yapısını koruyabilmek, ekonomiyi sağlam temeller üzerine oturtmak ve kamuda liyakatı hakim kılmak için köklü bir zihniyet ve mevzuat değişimine ihtiyaç vardır. Çözüm; sıradan vatandaşa uygulanan hukuk ve denetim kıstaslarının en üst düzey yöneticiye de eksiksiz uygulanması, siyasetin bir rant alanı değil emanet bilinciyle yürütülmesi, idarecisiyle ve seçmeniyle sarsılmaz bir adalet, şeffaflık ve dürüstlük ilkesine dönülmesidir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanagundemi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
bizim mekan çemberleme makinası kurumsal web dini chat