Son dönemde ülkemizde eşine az rastlanır, geniş kapsamlı bir sürece tanıklık ediyoruz. Belirli bir kesim veya kurumla sınırlı kalmayan, adeta topyekûn bir arınma iradesi sergileniyor. Resmî açıklamalardan ve sahadaki gözlemlerimizden anlaşıldığı üzere bu adımlar, "terörsüz Türkiye" vizyonunun bir yansımasıdır. Siyasi partilerden belediyelere, bürokrasiden STK, dernek, vakıf, spor ve sanat dünyasına kadar geniş bir yelpazede; suça bulaşmış ve illegal yapılarla iltisakı tespit edilmiş odaklara karşı kararlı adımlar atılmaktadır.
Ancak tam da bu noktada, geleceğimizi inşa ederken dikkat etmemiz gereken hayati bir eşik vardır: Odağımız yalnızca suç ve suçlu olmalıdır.
Meseleyi genelleştirerek bir siyasi partiyi, kurumu, derneği veya bilhassa "cemaat" kavramını hedef alıp tüm İslami yapıları töhmet altında bırakmak son derece tehlikelidir. Müslümanlara ve manevi değerlere karşı toptancı bir ön yargı oluşturmak ne ahlakidir ne de evrensel adalet ilkeleriyle bağdaşır. Bu tür algı operasyonlarına karşı her zamankinden daha basiretli olmak zorundayız.
Kurumsal Şeffaflık ve İstismar Mücadelesi
Bu süreçte kurumlara düşen sorumluluk; içe kapanmak veya suskun kalmak değil, şeffaf ve hesap verebilir bir duruş sergilemektir. İnsanın olduğu her alanda, özellikle insani yardım organizasyonlarında tekniğe dayalı birtakım aksaklıklar yaşanabilir. Masumane hatalar süreç içinde düzeltilir; ancak asıl mücadele edilmesi gereken husus kasti istismardır.
İnsanların samimi duygularını, infak bilincini ve iyi niyetini kişisel çıkarlarına ya da karanlık ajandalarına alet eden kim varsa; kamu otoriteleri de sivil toplum yöneticileri de bu yapılara karşı tavizsiz durmalıdır. İstismarcılara karşı derhal harekete geçmek vicdani bir zorunluluktur.
"El-Emin" Olmak ve İstişare Kültürü
Öte yandan, tebliğ ve irşat sorumluluğu taşıyan kişilerin de ciddi bir özeleştiri yapması şarttır. "Hoca efendilerin, alimlerin bir bildiği vardır, hikmetinden sual olunmaz" şeklindeki edilgen bakış açısı sakat bir yaklaşımdır. Hiçbir kurum başkanı veya manevi figür eleştiriden muaf değildir; yanılmazlık zırhına sahip olamaz.
Peygamberimiz'in (s.a.v.) bizlere bıraktığı en büyük miras, risalet öncesinde dahi toplumca tescil edilen "El-Emin" vasfıdır. O (s.a.v.), güvenin ve şeffaflığın mücessem haliydi. Kendisine vahiy gelmesine rağmen, dünyevi konularda Ashabının uzman isimleriyle istişare ederdi. Mümin, aklını ve iradesini hiçbir şahsın veya yapının cebine teslim etmez. Bu tutum alimlere hürmetsizlik etmek değil; aksine Kur'an ve Sünnet çizgisinde, körü körüne değil şuurlu bir bağlılıkla yürümektir.
Adalette Çifte Standartsız Duruş
Adalet anlayışımızın temel ölçütü şu olmalıdır: Doğru toplum yararına, her hayırlı ve güzel bir iş ve icraatın sahibi Cumhurbaşkanı,milltevekili belediye başkanı vb gibi alim, hoca veya ateistinacı ideolojisi ne olursa olsun fark etmeksizin—yanında yer almalı ve desteklemeliyiz.
Aynı şekilde, inancı, mezhebi veya siyasi görüşü ne olursa olsun;Suça bulaşmadığı halde iftiraya uğrayan,Malı mülkü haksızca gasp edilen,Suçsuz yere mahkûm ettirilenlere sahip çıkmak ,Kamu kaynağını iç edip ihaleye fesat karıştırarak haksız kazanç sağlayan,her kime olursa olsun aynı şekilde Cumhurbaşkanından milletvekiline, belediye başkanından alimine kadar—suçun ve suçlunun karşısında durmak boynumuzun borcu olmalıdır.
Gündemi Hakikatle Şekillendirmek
Artık kısır tartışmalarla vakit kaybetmek yerine gündemi doğru bir zemine oturtmalıyız. "Cemaatlerin kökünü kazıyacağız" diyerek toptancı bir İslam karşıtlığı yürüten ideolojik yaklaşımlara da; İran veya Esed destekçisi Şii yapılar ve kemalistlere dur denilmeli.
Tüm Selefileri aynı kefeye koyarak ihbarda bulunan, hurafeci anlayışları veya dini istismar eden benzeri yapılara da dur deme vakti gelmiştir.
Geçmişte olduğu gibi, bu ülkede her siyasi görüş ve inanç mensubunun bir arada barış içinde yaşadığı bir zemine herkesin katkı vermesi gerekmektedir. Hiç kimsenin bir başkasına din veya mezhep dayatmaya hakkı yoktur; hele ki kimsenin kimseyi tekfir etmeye haddi de hakkı da yoktur. Allah ahirette zaten hükmünü verecektir; fakat dünya hayatında herkes önce haddini bilecektir.
Bu süreçte en az konuşulan ancak toplumsal huzuru ve inanç özgürlüğünü baskılayan bir anlayışa da işaret etmek gerekir: Kemalist dayatmalara ve tek tipleştirici yaklaşımlara bir an evvel dur denilmesi ezlemdir.
Son olarak; gözümüz de kulağımız da bölgedeki gelişmelere ve İsrail'e açık olmalıdır. Ülke içinde İsrail ve Alman istihbaratlarının kimlerle iletişim, nüfuz ve iş birliği yürüttüğüne odaklanmak; iç cepheyi sağlam tutmanın ve milli güvenliğimizi korumanın asıl anahtarıdır.

