Yaşanan son gelişmeler ve yargı operasyonları karşısında akraba, eş ve dost çevremizden gelen sorulara binaen ifade etmek isterim ki; ben kimse için bir ölçü veya yegâne referans değilim. Gündemi yakından takip eden bir fert olarak duruşum nettir: Hiçbir cemaat, tarikat veya siyasi partinin mensubu değilim. Lakin partilerin, cemaatlerin yahut liderlerin hak olan işlerini takdir eder, hayırla anarım; yanlış bulduğum hususları ise eleştirir, hatalardan dönülmesi için dua ederim.
İçinde bulunduğumuz şu fani alem; kalabalıkların ardına saklanıp sürü psikolojisine kapılanların değil, nefsiyle yüzleşip şahsi sorumluluğunu yüklenenlerin necat bulacağı bir imtihan meydanıdır. Yüce Allah, çoğunluğun peşine körü körüne takılmayı ikaz eder:
"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar..." (En’âm, 116)
Mevla’nın huzuruna varıldığında hiçbir yapı bir ferdin sığınağı olamayacaktır: "Onların hepsi kıyamet gününde O’na tek başına gelecektir." (Meryem, 95). Hz. Ali’nin buyurduğu gibi: “İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar.” Hayatın kemal noktasına erindiğinde anlaşılır ki; aldatıcı rüyalara değil, henüz nefes alıyorken hakikatin kendisine uyanmak esastır.
İslam dini fani şahıslara indekslenemez. Yüce Allah, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) üzerinden dahi şu uyarıyı yapmıştır: "Muhammed ancak bir elçidir... O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz?" (Âl-i İmrân, 144). Aramızda gaybı rüyalardan okuyacak bir Hz. Yusuf (a.s.) da yoktur. Bizim nirengi noktamız Kur'an, Sünnet ve sahabelerdir.
Günümüzün hiçbir alimi sahabeden üstün ve erişilmez değildir. Yanlışa veya suça mazeret üretilemez. Tebük Gazvesi’ne katılmakta erteleyici davranan Ka'b b. Mâlik (r.a.) olayını hatırlayalım: Zina, hırsızlık veya haşa yolsuzluk değil, yalnızca sefere geç kaldığı için hakkında toplumsal tecrit uygulandı. Çünkü hakikatin hatırı, şahısların hatırından üstündür. Hz. Ömer’in (r.a.) dediği gibi: “Siz insanları hak ile tanıyın; insanlara bakarak hakkı tanımaya çalışmayın.”
Hiç kimse ameline veya mensubiyetine güvenerek sorumluluktan muaf olamaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kızı Hz. Fatıma’ya (r.anha); “Allah katında sana hiçbir faydam dokunmaz, kendini cehennemden koruyacak ameller işle!” diyerek amelin ve şahsi sorumluluğun önemini vurgulamıştır.
Zaman aleyhimize işlerken ömür sermayesini kısır çekişmelerle ve aldatıcı rüyalarla tüketmenin telafisi yoktur. Zararı kâra dönüştürmenin reçetesi Asr Suresi’ndedir: İman etmek, salih amel işlemek, hakkı ve sabrı tavsiye etmektir.
Siyasi parti, belediye başkanları, Kuriş ve Kuytul operasyonlarına bakıldığında yürütülen adli süreçler; iddia edildiği gibi tüm bir partiyi, cemaati veya onların samimi mensuplarını hedef alan "28 Şubat tarzı" toptancı bir tutum olarak görülmemelidir. Hukuki süreçler; iddia edilen suçlar kapsamında gözaltına alınan şahıslar ve onlara yardım/yataklık eden kadrolarla ilgilidir. Yaşananları sığ bir iktidar yandaşlığı yahut karşıtlığı üzerinden okumak saptırmadır.
Toplumsal hafızamızda derin izler bırakan dönemsel krizler, kimi zaman güncel hukuki ve siyasi gelişmeleri okurken birer karşılaştırma nesnesi haline getirilmektedir. Son dönemde bazı sosyal medya mecralarında ve medya mensuplarının yorumlarında sıkça rastlanan “Cemaatlere operasyon yapılıyor, 28 Şubat süreci mi hortluyor?” şeklindeki iddialar da bu durumun somut bir örneğidir. Ancak mevcut hukuki süreçleri ve sosyo-politik gerçekliği doğru bir analize tabi tuttuğumuzda, bu benzetmenin mantıksal ve olgusal temelden yoksun olduğunu görmek mümkündür.
28 Şubat süreci; devlet mekanizmasının, toplumsal tabanın belirli bir yaşam tarzını, inanç pratiğini ve dini kimliğini hedef alan toptancı bir yaklaşımının sonucuydu. O dönemde uygulanan başörtüsü yasağı, kamu kurumlarındaki ibadet kısıtlamaları ve dini eğitim veren kurumlara yönelik engellemeler, herhangi bir kişisel suç isnadına değil; doğrudan İslami kimliğe ve yaşam tarzına yönelik sistemik bir tasfiye politikasına dayanıyordu. Hangi gruptan ya da cemaatten olursa olsun —hatta herhangi bir yapıya mensup bulunmasın, FETÖ ve benzeri bir iki istisna dışında— dini duyarlılığa sahip tüm vatandaşlar bu baskı ikliminden doğrudan etkilenmişti.
Bugün kamuoyuna yansıyan soruşturmalar incelendiğinde ise tablonun tamamen farklı bir hukuki zeminde seyrettiği görülmektedir. Karşı karşıya olunan durum; bir inanç grubunun veya cemaat yapısının varlığına yönelik bütüncül bir müdahale değildir. Dosyalarda yer alan usulsüzlük, yolsuzluk, kara para aklama, terörün finansmanı ve örgüt kurma gibi iddialar; inanç ve yaşam tarzından bağımsız olarak, kanunların suç saydığı fiiller çerçevesinde ele alınmaktadır.
Konuyu bir "inanç grubuna operasyon" paranoyasından çıkarıp hukuki rasyonaliteye kavuşturan en net gösterge, devletin kendi bürokratik kadrolarına yönelik yürüttüğü adli süreçlerdir. Nitekim İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığının faili meçhul cinayetlerin üzerine gitmesi, emekli Tuğamiral Türker Ertürk’ün başlatılan bir soruşturma kapsamında gözaltına alınıp tutuklanması, bir ilin valisine, emniyet mensuplarına veya üst düzey mülki idare amirlerine yönelik iddialar çerçevesinde verilen gözaltı ve tutuklama kararları bunun somut örnekleridir.
Bu tür adli işlemlere bakarak “Devlet kendi varlığına mı operasyon çekiyor?” denilemeyeceği gibi; somut suç iddiaları üzerinden yürüyen adli süreçleri de “dini yapılara yönelik genel bir kıyım” şeklinde okumak mantık sınırlarını zorlamaktır. Hukuk devletinin temel direği suçun şahsiliği ilkesidir. Kurumlar veya mensubiyetler, yürütülen idari ve adli soruşturmalarda suçun üzerini örten bir zırh olamayacağı gibi; kişisel fiiller yüzünden tüm bir toplumsal yapının töhmet altında bırakılması da kabul edilemez.
Şüphesiz ki yürütülen her adli süreçte haksızlık veya hukuksuzluk ihtimallerinin varlığı kamuoyunca tartışılabilir. Ancak bu şüphelerin ve itirazların çözüleceği yegâne yer; ideolojik ajitasyonlar değil, savunma hakkının eksiksiz uygulandığı, avukatlık kurumunun ve üst mahkemelerin teminatı altında işleyen bağımsız yargı mekanizmasıdır.
Sonuç olarak; güncel adli vakaları 28 Şubat kavramsallaştırması üzerinden okumak hem dönemin tarihsel mağduriyetlerini basitleştirmekte hem de somut ceza iddialarını sulandırmaktadır. Meseleyi toptancı ideolojik kalıplarla değil, suçun şahsiliği ve somut delil hukuku çerçevesinde değerlendirmek, toplumsal barışın ve adalet duygusunun korunması adına elzemdir.
Soruşturma ve iddia aşaması, adı üzerinde henüz kesinleşmemiş, yargı mercilerince hükme bağlanmamış bir süreçtir. Bu süreçte kişileri sosyal medyada, ekranlarda veya köşe yazılarında peşinen suçlu ilan etmek; hem hukuki hem de vicdani açıdan ciddi bir hak ihlalidir.
Başta Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan olmak üzere AK Parti, CHP, MHP, DEM Parti ve diğer tüm siyasi parti liderleri, kanaat önderleri ve hocalar eleştirilebilir. Ancak eleştiri hakkı; kimsenin şahsına veya ailesine küfretme ve hakaret etme hakkı vermez. Kur'an-ı Kerim, adalet ölçümüzü şöyle çizer:
"Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Mâide, 8)
Fikri, inanç ve siyasi ayrılıklarımız, adaletten sapmayı meşru kılmaz. Bir kişinin hatasını ailesine veya bağlı olduğu kitleye yüklemek Müslümana yakışmaz. Hiçbir yapı, kendi bünyesinde işlenmiş bir suç varsa buna sahip çıkmamalı, bunu savunmamalı; hatayı kabullenip ıslahı için çalışmalıdır.
Bir kısım insanların veya yapıların işlediği hatalar; sahada samimiyetle, özveriyle çalışan İslami kurumları ve sivil toplum kuruluşlarını hedef tahtasına oturtmak isteyen art niyetli kesimlere prim ve fırsat vermemelidir. Münferit ya da kadim hatalar üzerinden aziz İslam dininin değerlerine saldıranlara, kirli algı operasyonları yürütenlere ve toptancı bir anlayışla Müslümanları karalayanlara fırsat verilmemeli; bu tür iftira ve karalama kampanyalarına karşı hukuki ve toplumsal düzlemde en caydırıcı adımlar atılmalıdır. Kurunun yanında yaşın yanmasına müsaade edilmemelidir.
Ülkemizde yüzlerce, Müslümanların yüz akı olan, farklı alanlarda faaliyet gösteren dernek, vakıf ve cemiyet platformlarımız mevcuttur.
Günümüzde camilerdeki ruhsuzluk ve yaşanan bazı kurumsal eksiklikler, ne yazık ki sahada ciddi bir boşluk doğurmaktadır. İslami ilimlerin, güncel meselelerin tebliğ ve davetinde oluşan bu boşluğu; iyi veya kötü niyetli çeşitli odakların doldurduğuna hep birlikte şahit oluyoruz.
Tam da bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı, gözlerinin önündeki bu hakikati görerek kolları sıvamalıdır. Kur’an ve Hadis-i Şeriflerin ışığında hakikati net ifadelerle, cesurca ve günün şartlarına uygun usul, üslup ve etkinliklerle (konferanslar, seminerler, gençlik buluşmaları) dile getirmelidir. Diyanet, rutin bürokrasiden sıyrılıp sahada daha aktif, aksiyoner ve ön alıcı bir duruş sergilemek zorundadır.
Daha düne kadar ekranlarda genç kızlara göbek attıran, kendisini mehdi ilan ettiren, el-etek öptüren, son model itikadı bozuk ve amelsiz bir kısım ilahiyatçılara meydan boş bırakılmamalıydı. Adalet de bunların yakasına yapışmakta bu kadar geç kalmamalıydı.
Bugün sahaya çıksa yaşantısı, sadeliği ve samimiyeti ile binleri etkileyecek yüzlerce medrese, vakıf, dernek mensubu ve Diyanet hatibi vardır. Bundan sonraki suskunluk ve içe kapanma onların sorumluluğu, hatta vebalidir.
Bu değerlendirmeler benim şahsi okumamdır; doğrular Allah’a, yanlışlar ise şahsıma aittir. Allah adildir; ilahi mahkemede tüm gerçekler ortaya çıkacak ve Allah hükmünü verecektir.
Vesselam.

