İçinde yaşadığımız çağ, insanlık tarihinin gördüğü en tuhaf altüst oluşlardan birine sahne oluyor. Yüzyıllardır babadan oğula, anadan kıza, dededen toruna akan o muazzam nehir, yani "nasihat ve tecrübe akışı", şimdilerde tersine dönmüş durumda. Artık gençler büyüklerinden hayatı öğrenmek yerine, onlara hayat dersi verme, "nasihatçi" pozisyonuna geçme eğiliminde.
Evet, geçmiş yıllarda büyüklerimizden, atalarımızdan çok şey öğrendik. Belki bugünün çocukları kadar yüksek tahsilleri yoktu, çağın diplomalarına sahip değillerdi ama adına "irfan" ve "hayat tecrübesi" dediğimiz, hiçbir fakültede kürsüsü olmayan devasa bir müktesebata sahiptiler. Bugün ise bilgi, dijital ekranların arkasında o kadar hızlı tüketicisine ulaşıyor ki, teknolojiye bizden hızlı adapte olan evlatlarımız, kendilerini "her şeyi bilen", ebeveynlerini ise "çağın gerisinde kalmış" ilan edebiliyor. Elbette çağa ayak uyduracağız, yenilikleri fark edeceğiz; buna itirazımız yok. Ancak unutulan acı bir gerçek var: Bilgiye sahip olmak, bilge olmak demek değildir. Gençler bilgiyi taşıyor olabilir ama o bilginin hayat bulmuş hali olan hikmeti ve görgüyü hâlâ büyüklerinden öğrenmeye muhtaçlar.
Buradaki asıl ironi ve ufuk tutulması ise yönümüzü tayin ederken yaşanıyor. Bugün Batı dünyasında ciddi bir anlam arayışı var. Maddiyatın, mekanikleşmenin ve ruhsuz bireyselliğin altında ezilen birçok Batılı insan, yüzünü Doğu’nun şefkat iklimine, İslam’ın adalet ve huzur vadeden dünyasına çeviriyor. Batı akın akın öze doğru yürürken, bizim çocuklarımızın hâlâ Batı’nın içi boşaltılmış, parıltılı popüler kültürüne özenmesi tam bir trajedi değil midir?
Bizler, "İlim müminin yitik malıdır, nerede bulursa alsın" diyen bir Peygamber’in ümmetiyiz. Çin’de de olsa ilmin peşinden koşacak kadar komplekssiz ve güçlü bir medeniyetin mirasçılarıyız. Batı’dan bilimi, teknolojiyi ve görgüyü almak aklın gereğidir; ancak kendi geleneğini, kökünü ve en önemlisi inancını söküp atarak "çağdaş" olunmaz. Bir Müslüman, inancından taviz vererek değil, aksine inancına sımsıkı sarılarak bu çağın en kaliteli, en estetik ve en adil yaşam modelini inşa edebilir. Geçmişte başardık, bugün neden başarmayalım?
Madalyonun bir de vicdani boyutu var ki, insanı en çok o yaralıyor. Bugün sokaktaki bir kediye, köpeğe merhamet gösteren, onlar için gözyaşı döken çocuklarımız; neden sıra kendi annesine, babasına, dedesine, ninesine gelince katı ve tahammülsüz olabiliyor?
Çünkü modern dünya, gençliğe "sorumsuz bir konfor" pompalıyor. Hayvanla kurulan bağ dertsizdir; kedi sizden fedakârlık istemez, hesap sormaz, size nasihat etmez.
Oysa insan ilişkisi, özellikle aile, emek ister. Sabır, fedakarlık ve saygı gerektirir. Nefis zora gelmek istemediği için, insanı ve onun getirdiği sorumlulukları dışlıyor. Oysa merhamet bir bütündür ve İslam ahlakında bu merhametin merkez üssü, en yakınımız olan anne ve babamızdır.
Artık acı da olsa şu gerçeğin farkına varmak zorundayız: Kendi inanç, gelenek ve göreneklerinden uzaklaşan insanımızın düştüğü hüsran tablosu ortada... Batı tarzı seküler ve bireysel yaşam modelinin tetiklediği; "daha çok kazanma, daha konforlu yaşama" vaadi, insanı bencil bir girdabın içine çekiyor. Aile kurmak, yuva sıcaklığında çocuk sahibi olup geleceğe köklü bir nesil bırakmak yerine; sorumluluk getirmeyen flörtleri, evlenip çocuk sahibi olmak yerine evde hayvan beslemeyi tercih eden bir anlayış her yanı kuşatıyor.
Sonuç mu? Geciken evlilikler, hızla artan boşanmalar, gençliği zehirleyen uyuşturucu ve alkol bataklığı... Ve en nihayetinde, kaybettiği huzuru psikiyatri kliniklerinde veya sahte mutluluk haplarında arayan kayıp bir nesil. Elbette maneviyatı güçlü olan ailelerde de benzer imtihanlar, benzer sancılar yaşanabiliyor; fakat kabul etmeliyiz ki modern dünyanın sunduğu o "bağsız ve kuralsız" yaşam tarzı, bu yangını en çok körükleyen unsurdur.
Şimdi hep birlikte durup düşünmek ve o kaybolan "ortak noktayı" yeniden inşa etmek zorundayız. Gençlerin dünyasını tamamen reddederek, onları dışlayarak bir yere varamayız. Onların dilini ve teknolojisini anlayacağız ama o kanalların içini kendi medeniyet değerlerimizle, şefkatimizle doldurarak aradaki köprüleri yeniden kuracağız.
Bu köprünün bir ayağında biz büyükler olacağız. Çağın akışını doğru okumak, gençlerin dilini yakalamak ve onları anlamak için samimi bir gayret göstereceğiz. Kendi değerlerimizi onlara dayatarak değil, sevdirerek, anlatarak ve en önemlisi yaşayarak aktaracağız.
Köprünün diğer ayağında ise gençlerimiz yer alacak. Evlatlarımız; "Doğu mu, Batı mı? Dünya mı, ahiret mi?" gibi yapay ikilemlerin ve yanlış tercihlerin girdabına düşmeden, bir denge inşa etmeyi öğrenecekler. Batı’nın da Doğu’nın da iyi, güzel ve faydalı olan yönlerini alacak; fıtrata ve inanca aykırı olan zararlı tortularını ise ellerinin tersiyle itecekler.
Nihayetinde; büyüklerimize hürmet ve saygıyı, küçüklerimize ise şefkat ve sevgiyi merkeze alan o köklü ahlakı yeniden canlandırdığımızda, hem dünya hayatını hem de ahiret hayatını dengeli bir şekilde inşa etmiş olacağız. İşte o zaman, sadece bireysel olarak değil, ailece ve topyekûn bir toplum olarak özlediğimiz o gerçek huzura kavuşacağız.

