Eskiden az laf, çok samimiyet vardı. Sevgi; yapmacık cümlelerle değil, bir bakışla, sessiz bir özenle ve derin bir hürmetle gösterilirdi. Bugün ise dışarıda parlatılmış bir iletişim dili sergilenirken, evlerin kapalı kapıları ardında maskelerin düştüğü, ilgisizliğin ve soğukluğun hakim olduğu bir fetret devri yaşanıyor.
Geleneksel yapıda roller netti. Bu sistem zaman zaman eleştirilse de kendi içinde belirgin bir dengeye sahipti; kimin ne yapacağı bilinir, rol belirsizliğinden doğan çatışmalar yaşanmazdı. Günümüzde ise modern dönemin en büyük kazanımı gibi sunulan "kendi ayakları üzerinde durma" mottosu, ne yazık ki ilişkilerde aşırı bireyselleşmeye, derin bir güvensizliğe ve kadının omuzlarına binen "çifte yük" sıkışmasına dönüştü.
Kadın bugün, bir yandan geleneksel beklentileri (ev, çocuk, eş) eksiksiz yerine getirmeye çalışırken, diğer yandan modern dünyanın çetin şartlarında ayakta kalma mücadelesi veriyor. "Ayrılırsam ne yaparım?" korkusuyla yetiştirilen bireyler, evliliği artık bir "biz" birliği olarak değil, bir "risk yönetimi" olarak görmeye başlıyor. Bu güvensizlik; eşler arasında dayanışmayı değil, rekabeti ve güç savaşlarını tetikliyor. "Senin paran, benim param" veya "senin görevin, benim hakkım" pazarlıkları başladığında ise evlilik bir yuva olmaktan çıkıp, soğuk bir sözleşme alanına dönüşüyor.
Bu kopuşu hızlandıran en büyük etkenlerden biri de hiç şüphesiz gözün dışarıda olduğu, sosyal medya odaklı yaşam tarzıdır. Ekranlarda sunulan kurgusal, sorunsuz ve tüketim üzerine kurulu "ideal hayatlar", bireyin kendi evindeki sade gerçekliği "yetersiz" görmesine yol açıyor. Pompalanan "Sen en iyisine layıksın" ya da "Seni hak etmeyeni bırak" gibi içi boş sloganlar, insanları mücadele etmekten ve emek vermekten alıkoyuyor. Herkes sürekli ilgi ve lüks bekliyor; fakat o huzuru inşa etmek için gereken sabır ve fedakârlığı kimse göstermek istemiyor.
Oysa özgürlük, sorumluluktan bağımsız bir "başıboşluk" değildir. Böyle algılandığında huzur değil, yıkım getirir. Aile, her şeyden önce bir disiplin ve uyum müessesesidir. Gece yatmayan, sabah kalkmayan, ailevi disiplinini yitirmiş bir yaşam tarzı; hem fiziksel hem de ruhsal dengesizliği beraberinde getirir. Karşılıklı saygının ve sınırların kaybolduğu, herkesin sadece kendi konforunu düşündüğü bir evde ne eşler mutlu olabilir ne de sağlıklı çocuklar yetişebilir.
Tüm bu değerler karmaşasında insan —özellikle de kadın—;
Sürekli bir yarış, kıyaslama ve kabul görme çabası yüzünden ruhsal dinginliğini kaybediyor.
Bireyselleşme uğruna, aidiyet duygusunu ve yuva sıcaklığını yitiriyor.
Özsaygısını dışarıdan aldığı anlık alkışlara bağlayarak kendi evindeki ve özündeki gerçek değerini harcıyor.
Nitekim gelinen noktada acı bir tezatla karşı karşıyayız: Evde eşine ve çocuklarına hizmet etmeyi bir yük veya "hizmetçilik" olarak gören anlayış; kendi özgürlüğü ve bağımsızlığı adına, tanımadığı insanların evlerini ve giysilerini temizleyen, sözde değil özde bir hizmete razı olabiliyor. Halbuki evin maddi sorumluluğunu zaten üstlenmiş bir erkek varken, rol karmaşasına girmek yuvadaki dengeyi kökten sarsıyor. Dışarıya süslenen, takdiri dışarıda arayan kadın evini kaybettiğinde; gözü dışarıda olan ve günü gün etmeye çalışan erkekle birlikte koca bir aile enkaz altında kalıyor.
Eskilerin "iyi" olarak anılmasının sebebi mükemmel olmaları değildi. İmkanları kıt da olsa sadakat, kanaat, sabır ve net rol dağılımı ile yuvalarına sahip çıkma arzularının yüksek olmasıydı. İlişkilerin iktidar savaşına dönüştüğü yerde kazanan olmaz; kendini ispatlama çabası evdeki huzuru ve samimiyeti tüketir. Mesele aslen eşitlik değil, "eş olabilmektir".
Elbetti ki bu süreç tek taraflı değildir. Erkeğin sorumlulukları, hataları ve kadını bu noktaya getiren süreçteki payı göz ardı edilemez. Ancak manevi açıdan bakıldığında, kimsenin hatası bir başkasının ihmaline gerekçe olamaz. Modern insanın en büyük tuzaklarından biri; "Sen beni bu hale getirdin, senin yüzünden ibadetten ve dinden soğudum" diyerek suçu sürekli eşine veya çevreye atmasıdır.
Bu mazeretler insanı vicdanen rahatlatsa da ahirette kurtarmayacaktır. Kur'an-ı Kerim’in temel ilkelerinden biri nettir:
"Hiç kimse başkasının günah yükünü taşımaz." (İsrâ Suresi, 15)
Kendi sorumluluklarından kaçıp suçu başkasına yüklemek, ahireti kaybetmenin en sinsice yoludur. Eşin hatası, kişinin kendi kulluk ve ahlak sorumluluğunu terk etmesine meşru bir zemin hazırlamaz.
İşin en acı tarafı bir yuvayı kaybetmektir; fakat bundan daha acı olanı, bu süreçte ahiret yurdunu ve Allah’ın rızasını kaybetmektir.
Artık durup şu hayati soruyu sormak zorundayız: "Ben kendi sorumluluğumun neresindeyim ve evimde gerçekten hangi dille var oluyorum?"
Çözüm; hırsların ve yapay rol çatışmalarının ötesine geçip, fıtrata ve İslam ahlakına uygun bir dengeyi yeniden kurmaktır.
İslam medeniyeti, sadece geçmişle övünen değil, geçmişin "hayır" mirasını bugüne taşıyıp onu "ihya" eden bir medeniyettir. Eskilerle yenilenmek; geçmişin ihlasını bugünün imkanlarıyla, eskilerin sabrını bugünün hızıyla ve kadim değerleri modern hayatın içinde yeniden diri tutmaktır.
Kadınıyla ve erkeğiyle aile; bir rekabet alanı değil, fırtınalı dünyada sığınılacak tek güvenli liman, dünyadaki cennet bahçesidir.

