Yıllardır belirli isimlerin (Mustafa İslamoğlu, Mustafa Öztürk, İhsan Eliaçık vb.) söylemleri, geçmişte durdukları yerler veya bugün geldikleri noktalar üzerinden yürütülen tartışmalar, toplumsal bilince bir katma değer sağlamadığı gibi hakikat arayışını da gölgelemektedir.
Kendi fikri ve ameli tercihlerini yapmış, belirli bir çizgide ilerleyen kişileri sürekli gündemde tutmak, istemeden de olsa onların sığ alanını genişletmekten ve gündemde tutmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Oysa samimi, ihlaslı ve sorumluluk sahibi cemaat-kanaat önderlerinin, ilim insanlarının asıl yoğunlaşması gereken alan; bu suni tartışmalar değil, modern insanın can çekişen manevi dünyasıdır.
Polemik, doğası gereği reaktiftir; bir başkasının açtığı alanda, onun belirlediği kurallarla hareket etmeyi gerektirir. Bir fikri sadece eleştirmek ya da ona reaksiyon göstermek, o fikrin argümanlarını çürütmeye yetmez. Bugünün toplumuna ve özellikle gençliğe sunulması gereken şey, "karşıtlık" üzerine kurulu bir söylem değil, "kendilik" üzerine inşa edilmiş sağlam bir medeniyet tasavvurudur.
Kişilere laf yetiştirmek, geçmişe dönük hayıflanmaları tekrarlamak ya da sitem etmek; fikri üretkenliği öldüren en büyük tuzaktır. Çağın ihtiyacı, başkalarının yanlışlarını saymak değil, doğrunun binasını eylemle ve ilimle yükseltmektir.
Bugün davet ve irşat sorumluluğu taşıyanların, enerjilerini polemiklere değil, toplumun farklı kesimlerinin yaşadığı somut manevi krizlere yöneltmesi bir zorunluluktur:
Erken yaşta dijital dünyanın hazzına ve kimliksizliğine maruz kalan çocuklara; varoluş gayesini, yaratılış güzelliğini ve ahlaki değerleri çağın diliyle anlatacak pedagojik yöntemler geliştirilmelidir.
Deizm, agnostisizm veya narsisizm gibi akımların kıskacındaki gençliğe, kuru ezberler veya savunmacı refleksler yerine; akılla vahyi, kalple zihni buluşturan tatmin edici cevaplar sunulmalıdır.
Hayat telaşesi, ekonomik kaygılar veya yalnızlık içinde boğulan yetişkin ve yaşlı kesime; ihlası, tevekkülü, samimiyeti ve huzuru yeniden hatırlatacak irfanı dil hakim kılınmalıdır.
Yanlış tezleri ve sığ bakış açılarını çürütmenin tek yolu, o tezlerden çok daha güçlü, akademik ve irfani derinliği olan eserler ortaya koymaktır. Reddiye mantığıyla değil, doğrudan hakikatin tespitiyle yazılan kitaplar kalıcı olacaktır.
Kullanılan dil, suçlayıcı ve ötekileştirici olmamalıdır. Toplumun her kesimine dokunan, yapıcı, hikmetli ve merhameti merkeze alan bir üslup benimsenmelidir.
Konferanslar, seminerler ve sosyal medya paylaşımları; birer laf kalabalığı olmaktan çıkıp sahada karşılığı olan, gençlerle birebir temas kuran, dertleriyle dertlenen somut projelere dönüştürülmelidir.
Kendi köşelerine çekilmiş, geçmişin pişmanlıklarıyla veya marjinal söylemleriyle gürültü çıkaran isimlerin peşine takılıp enerjiyi tüketmek, bu çağa ve bu topluma karşı yapılmış büyük bir haksızlıktır. O isimler kendi yollarını seçmişlerdir; onları gündemde tutmak sadece onların ekmeğine yağ sürmektedir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; tepkisel değil teklifsel bir yaklaşımdır. Dert sahibi cemaat-kanaat önderleri,yazar vb kim varsa yapması gereken, gürültüye gürültüyle cevap vermek değil, hakikatin sessiz ve derin sesini eylemle, yazıyla ve hikmetli söylemle görünür kılmaktır. Ancak bu sayede çağın manevi buhranlarına merhem olunabilir ve toplum aradığı huzur ve yön duygusuna kavuşabilir

