Gönüllü teşekküller, vakıflar, dernekler ve sivil toplum kuruluşları, tarih boyunca toplumsal dayanışmanın ve insani erdemlerin inşa edildiği en samimi zeminler olmuştur. Bu çatıların altını dolduran temel motivasyon, hiçbir dünyevi karşılık beklemeksizin sadece ve sadece "Allah rızasını kazanmak" üzerine kuruluydu. Bu hasbîlik (samimiyet) ikliminde elbette kırgınlıklar, yorgunluklar veya fikir ayrılıkları yaşanırdı; ancak nihai hedef her zaman hayra ve ibadete odaklanmak olduğu için bu pürüzler ihlas potasında eriyip giderdi.
Ancak günümüzde, "bizim camia" olarak tabir edebileceğimiz manevi ve sosyal hizmet alanlarında yeni bir yılgınlık, yeni bir olumsuzluk furyası baş göstermektedir. Bu furya; iş üretmekten ziyade sitem üretmeyi merkeze alan, adanmışlığı bireysel tatmin arayışına kurban eden yeni nesil bir kurumsal yorgunluktur.
Günümüz insanı, modern çağın getirdiği bireysel onaylanma ihtiyacını ne yazık ki hasbî olması gereken alanlara da taşımıştır. Artık Allah rızası için yola çıkılan işlerde bile insanlar sürekli olarak:
El üstünde tutulmak,
Sürekli taltif ve teşekkür edilmek,
Her adımda takdir edilmek istemektedir.
"Anlaşılmadığını" veya "yeterince değer görmediğini" iddia ederek sürekli bir mağduriyet psikolojisi üretmek, bu yeni dönemin en belirgin hastalığıdır. Elbette kurumsal yapılarda motivasyon, sağlıklı iletişim ve iş birliği hayati öneme sahiptir. Ancak bu mekanizmalar tek taraflı işleyen bir şefkat şebekesi değildir. Eğer bir yerde fedakarlık ve hoşgörü olacaksa, bunun karşılıklı olması bir zorunluluktur.
Bu yeni dalganın en yıkıcı yönü, bireylerin kendi hatalarıyla yüzleşmek yerine faturayı sürekli olarak kuruma veya karşı tarafa kesmesidir. Çözüm üretmek, üretime katkıda bulunmak ve taşın altına elini koymak yerine; sadece serzenişte bulunmak ve sürekli sitem etmek bir alışkanlık haline gelmiştir.
Sürecin doğal bir sonucu olarak, sorumlulukları yerine getiremeyen veya umduğu aşırı ilgiyi bulamayan birey, "artık müsaade istemek" suretiyle yapıdan ayrılmaktadır. İşin daha da vahimi, bu ayrılış sessiz ve vakarlı bir çekilme değil; ayrıldıktan sonra da kurumu, geride kalanları ve yapılan işleri sürekli olarak olumsuzlama, karalama kampanyasına dönüşmektedir. Kendi eksiklerini çek etmek (gözden geçirmek) yerine, sürekli karşı tarafa olumsuz yaklaşmak ne ahlaki ne de üretken bir tutumdur.
Bu kısırdöngüden kurtulmanın yolu, niyetlerin yeniden tashih edilmesinden ve hasbîlik ruhunun canlandırılmasından geçer.
Unutulmamalıdır ki: "Hakimlerin Hakimi" olan Allah, her şeyin nihai şahididir ve mutlak adaleti sağlayacak olan O'dur.
Ancak mümin feraseti, bazı hesapların ve kırgınlıkların ahirete kalmasını beklemeden, bu dünyada çözülmesini gerektirir. Çözüm için şu adımlar atılmalıdır:
Niyetlerin Güncellenmesi: Yapılan işin merkezine "kulun takdiri" değil, "Yaratıcı'nın rızası" yeniden yerleştirilmelidir.
Karşılıklılık İlkesi: Hoşgörü ve anlayış sadece yönetimden veya karşı taraftan beklenmemeli, birey kendisi de bir hoşgörü merkezi olmalıdır.
Açık ve Yapıcı İletişim: Sitem ve serzeniş, dedikodu kulislerinde değil; kurumsal mekanizmalarda çözüm odaklı olarak dile getirilmelidir.
Helalleşme ve Vakar: Eğer bir yol ayrımı kaçınılmazsa, bu dünyada yüzleşerek, helalleşerek ve geride bırakılan emeğe saygı duyarak vakur bir şekilde ayrılmak bir ahlak gereğidir.
Sürekli olumsuza odaklanarak, üretmeden sitem etmek hiçbir camiaya veya kuruma fayda sağlamaz. Bizlere düşen; egolarımızın esiri olup sürekli alkış beklemek değil, ihlasla üretmek, düştüğümüz yerde birbirimizin elinden tutmak ve bu dünyadan arkamızda sitemler değil, sadaka-i cariyeler bırakarak göçmektir. Hesabı ahirete bırakmadan, bu dünyada adil, yapıcı ve samimi olabilmek gerçek olgunluğun nişanesidir.

