Türkiye’nin yakın geçmişi, özellikle 90’lı yıllar ve 28 Şubat süreci; inancı, dini ve değerleri uğruna bedel ödeyen insanların mücadelesine sahne oldu. Ancak sonraki yıllarda sistemin, ortamın ve imkânların değişmesiyle birlikte, bu mücadelenin içinden gelen insanların bir kısmında belirgin dönüşümler yaşandı. Ne var ki bu dönüşüm, herkes için aynı istikamette gerçekleşmedi.
Bugün bu dönüşümü iki temel grupta inceleyebiliriz:
İlk grup; siyasette, ticarette ya da kamusal alanda var olma kaygısıyla zamanla ciddi zaaflar ve tavizler verenlerden oluşuyor. Dünya nimetlerine ulaştıkça seküler bir yaşam tarzına savrulan bu kesim, bir zamanlar uğruna mücadele ettiği değerleri unutup ne davası ne de derdi olan bireylere dönüştü. İmkânların artması, maalesef bünyedeki idealizmin zayıflamasına ve zamanla yok olmasına yol açtı.
İkinci grup ise yarın için yapıcı bir hedef koymak yerine sürekli dünü ve bugünü ama sürekli eleştiren, başkalarının amellerini tartıya çıkaran bir profile büründü.
Bu grubun ana savaş alanı sosyal medyadır. Klavye başından algı oluşturmak; başkalarının ibadetlerini, emeklerini ve gayretlerini hafife almak adeta ana uğraşları haline geldi.
Hiçbir basın açıklamasına, protesto eylemine veya sahada yürütülen bir programa fiilen dâhil olmazlar; taşın altına elini koymazlar. Emek vermedikleri gibi yapılanları da sürekli eleştirirler. Ancak ne hikmetse kendileri bir etkinlik yapmaya veya bir kararı desteklemeye karar verdiklerinde, geçmişte eleştirdikleri kişi ve kurumları bu kez "Neden bize destek vermiyorsunuz, neden birlik olunmuyor?" diyerek yine hedef alır yine eleştirmeye başlar. Daha düne kadar başkalarının düzenlediği hiçbir organizasyona destek vermeyip aksine veriştirenlerin, bugün birlik ve beraberlikten bahsetmesi büyük bir çelişkidir.
İşin daha manidar tarafı; eleştirdikleri, çamur attıkları karşı taraf onları hiçbir zaman hedef almamış, küçümsememiş; şahıslarına ya da yapılarına işaret ederek polemiğe girmemiştir. Onlar sadece kendi işlerine, hizmetlerine ve üretmeye odaklanmışlardır.
Güzel bir misali vardır: "Değirmen taşına öğütecek ürün koymazsanız, taşlar bir süre sonra birbirini yemeye başlar."
Üretmeyen, sadece eleştiren ve sürekli sosyal medyadan salvolar atan bu dil, insanın içini kemiren bir kurt gibidir. Zamanla insanı bitirir, hedeflerini yok eder ve kişiye yazık eder. Yapılan hayırların; zan, gıybet, küçümseme ve öfke ile zayi olmasına sebep olur.
Bugün samimiyetle sohbetini yapan, hizmetini sürdüren, sahada topluma faydalı olmaya çalışan hoca ve insanları bile bir algı operasyonuyla itibarsızlaştırmaya çalışan bu yapıcı olmayan akıma karşı uyanık olunmalıdır:
Öfke, algı ve sürekli eleştiriden beslenen bu üsluba ve kişilere itibar edilmemeli, sosyal medyada bu tür söylemler desteklenmemelidir.
Birey olarak her insan önce kendi nefsine çeki düzen vermeli; din kardeşine karşı merhamet ve hüsnüzan dilini muhafaza etmelidir.
Bu zihniyete sahip kişilere, yazarlara veya kurum sözcülerine sormak lazım: Eksikleri olsa da Allah için çalışan, üreten, emek veren insanların sürekli açıklarını arayıp sosyal medyada ifşa etmeye çalışırken; neden İslam’a ve Müslümanlara alenen husumet besleyen yapılarla değil de yine Müslümanlarla uğraşıyorsunuz?
Unutmamak gerekir ki; sürekli eleştirdiği değerlerin gölgesinde yaşayıp, yıkmaya çalıştığı yapının imkânlarından beslenenlerin durumu, en nihayetinde "taşladığı evin kiracısı olmaktan" öteye geçmez. Müptelası olunan o acımasız eleştiri dili, gün gelir sahibini de yutar.

