Kahve Kitap
Mahmut Eraslan
Köşe Yazarı
Mahmut Eraslan
 

Kime, Ne İspat Etmek İstiyorsunuz?

Her çağ, kendi rüzgârıyla gelir; kendi inanç iklimini, kendi yaşam tarzını ve ne yazık ki kendi iç krizlerini de beraberinde taşır. Ancak içinde soluklandığımız bu modern zaman diliminde, fikri ve meşrebi ne olursa olsun tüm insanlığı pençesine alan gizli bir salgın baş gösterdi: Benlik ve görünme/gösterme virüsü. ​Sağcısı, solcusu, muhafazakârı, dindarı ya da ateisti fark etmeksizin; neredeyse bütün bir toplum bir kısmı  bu manevi maraza müptela oldu. Çılgınca, sınırsızca ve edep sınırlarını zorlayan bir görünme, kendini sergileme telaşı... Gösterme ve teşhir yarışı aldı başını gidiyor kızların bir kısmı bedenlerini sergileyip dikkati üzerinde toplamanın, erkeklerin bir kısmı külhanbeyliği, evi aracı siyasi güç gösterisiyle öne çıkmanın, dindarların bir kısmı ise yaptıkları ibadeti, hayratı, infakı,kurbanı dahi çekilen videolar  ile gözler önüne sunmanın derdine düştü. İhlasın, gizliliğin ve edep perdesinin yerini; vitrine çıkma ve alkış toplama sevdası aldı. Makamı, kariyeri, siyasi duruşu yahut inanç iddiası ne olursa olsun; ortak hareket noktası "ben de varım" çığlığına dönüştü. İnsanlık; fark edilmek, öne çıkmak ve kitlelerin nazarlarında bir anlık hüsnükabul görmek ateşiyle kavrulan bir yığına evrildi. Kadınlık ve mahremiyet, bu yıkımdan en derin yarayı alan değerlerimizden biri oldu. Hayâ perdesi aralandıkça aralandı; ne bir ölçü kaldı ne de kalbi bir sınır... Tüm çaba, bakışları üzerine çekmek, nefsin iltifatlarına mazhar olmaktan ibaret hale geldi. Annelerimizin yıkadığı çamaşırı dahi edep ve iffet duygusuyla gözlerden sakladığı, mahremiyeti bir izzet saydığı bir medeniyet kökünden; bugün kıyafet demekten hayâ edeceğimiz bir "soyunma teşhirine" sürüklendik. "Sürüklendik" diyorum; zira vitrinler, modanın süslü yalanları ve kapitalizmin çarkları tam da bu mahremiyetsizliği beslemek üzere dönüyor. Sabahın ilk ışıklarında, zarafetten ve mahremiyetten yoksun giyimleri, ellerinde sigara evinin dışında çalışan bir nesil peydah oldu. ​Öte yandan, yuvanın bereket kaynağı olan "ev hanımlığı" kavramı sistemli bir şekilde değersizleştirildi. "Hayata atılma" ve "ekonomik özgürlük" vaadiyle dışarıya çağrılan kadınlar, ne yazık ki sahte bir serbestiyetin içinde öz hakikatlerine yabancılaştırıldı. Kendi evinde eşine, evladına samimiyetle uzatacağı bir bardak çayı, bir tas çorbayı "hizmetçilik" görerek yüksünenler; dışarıda üç beş kuruşluk dünya menfaati uğruna yüzlerce kişiye servis yapmayı, çamaşır,bulaşık temizlik koşuşturmacası içinde ömür tüketmeyi bir "özgürlük" sandılar. Kendi yuvasının hanımefendisi olmak yerine, hırsların ve mesailerin kölesi olmayı seçtiler. ​Peki ya erkeğin bu tablodaki yeri? Eskiden değil sadece kendi ailesinin; mahallesindeki yetimin, dulun, kızın ve kadının iffetini kendi namusu bilip siper olan o vakar sahibi adamlar nereye gitti? Şimdilerde efsunlanmışçasına basireti bağlanmış, kıvamını yitirmiş bir kitle çıktı ortaya. Eşitlik ve özgürlük söylemlerinin gölgesinde şahsiyetini yitiren, eşinin veya popüler kültürün elinde nereye sürüklense oraya savrulan, rehberlik vasfını kaybetmiş bir erkek profili doğdu. ​Şimdi hüsnühatırla ve derin bir tefekkürle sormak lazım: ​Giyimde, siyasette, ticarette ve dijital mecralarda ölçüyü feda eden, ​Görünme arzusu, alkış sevdası ve nefsin kabaran egosu uğruna ruhunu heder eden ey insanoğlu... Sonucun ne olacak? Bu koşturmacanın nihayeti nereye varacak? Kimler mutlu ve mutmain oldu, kim ne kazandı kim ne kaybetti? ​Hiç sonrasını, o büyük akıbeti düşünmüyor musunuz? Ne yüzünüzün o sığınarak övündüğünüz güzelliği kalıcıdır ne de bedeninizin diriliği... Gün gelecek, vaktiyle sığındığınız o çocukluk çaresizliğine geri döneceksiniz. Kendi elinizle bir lokma ekmeği ağzınıza götüremeyecek, en temel insani ihtiyaçlarınızı bile tek başınıza karşılayamayacak bir acziyet sizleri kuşatacak. O gün geldiğinde, ekranlardaki sanal alkışlar, yüz binlerce takipçi hülyası silinip gidecek. Yanı başınızda elinizden tutacak sarsılmaz bir dost, samimi bir yakın bile bulamayabilirsiniz. ​İşin en acı kısmı ise ölüm ve sonrası... Din, iman ve ibadeti bir kenara bırakın; bunlara açıkça karşı çıkıp elleriniz bomboş bir halde ilahi huzura çıkmaktan daha acı bir son olabilir mi? ​Sahi; kime, neyi ispat ettiniz? Ve günün sonunda ne kazandınız?
Ekleme Tarihi: 31 Temmuz 2026 -Cuma
Mahmut Eraslan

Kime, Ne İspat Etmek İstiyorsunuz?

Her çağ, kendi rüzgârıyla gelir; kendi inanç iklimini, kendi yaşam tarzını ve ne yazık ki kendi iç krizlerini de beraberinde taşır. Ancak içinde soluklandığımız bu modern zaman diliminde, fikri ve meşrebi ne olursa olsun tüm insanlığı pençesine alan gizli bir salgın baş gösterdi: Benlik ve görünme/gösterme virüsü.

​Sağcısı, solcusu, muhafazakârı, dindarı ya da ateisti fark etmeksizin; neredeyse bütün bir toplum bir kısmı  bu manevi maraza müptela oldu. Çılgınca, sınırsızca ve edep sınırlarını zorlayan bir görünme, kendini sergileme telaşı...

Gösterme ve teşhir yarışı aldı başını gidiyor kızların bir kısmı bedenlerini sergileyip dikkati üzerinde toplamanın, erkeklerin bir kısmı külhanbeyliği, evi aracı siyasi güç gösterisiyle öne çıkmanın, dindarların bir kısmı ise yaptıkları ibadeti, hayratı, infakı,kurbanı dahi çekilen videolar  ile gözler önüne sunmanın derdine düştü. İhlasın, gizliliğin ve edep perdesinin yerini; vitrine çıkma ve alkış toplama sevdası aldı.

Makamı, kariyeri, siyasi duruşu yahut inanç iddiası ne olursa olsun; ortak hareket noktası "ben de varım" çığlığına dönüştü. İnsanlık; fark edilmek, öne çıkmak ve kitlelerin nazarlarında bir anlık hüsnükabul görmek ateşiyle kavrulan bir yığına evrildi.

Kadınlık ve mahremiyet, bu yıkımdan en derin yarayı alan değerlerimizden biri oldu. Hayâ perdesi aralandıkça aralandı; ne bir ölçü kaldı ne de kalbi bir sınır... Tüm çaba, bakışları üzerine çekmek, nefsin iltifatlarına mazhar olmaktan ibaret hale geldi. Annelerimizin yıkadığı çamaşırı dahi edep ve iffet duygusuyla gözlerden sakladığı, mahremiyeti bir izzet saydığı bir medeniyet kökünden; bugün kıyafet demekten hayâ edeceğimiz bir "soyunma teşhirine" sürüklendik. "Sürüklendik" diyorum; zira vitrinler, modanın süslü yalanları ve kapitalizmin çarkları tam da bu mahremiyetsizliği beslemek üzere dönüyor. Sabahın ilk ışıklarında, zarafetten ve mahremiyetten yoksun giyimleri, ellerinde sigara evinin dışında çalışan bir nesil peydah oldu.

​Öte yandan, yuvanın bereket kaynağı olan "ev hanımlığı" kavramı sistemli bir şekilde değersizleştirildi. "Hayata atılma" ve "ekonomik özgürlük" vaadiyle dışarıya çağrılan kadınlar, ne yazık ki sahte bir serbestiyetin içinde öz hakikatlerine yabancılaştırıldı. Kendi evinde eşine, evladına samimiyetle uzatacağı bir bardak çayı, bir tas çorbayı "hizmetçilik" görerek yüksünenler; dışarıda üç beş kuruşluk dünya menfaati uğruna yüzlerce kişiye servis yapmayı, çamaşır,bulaşık temizlik koşuşturmacası içinde ömür tüketmeyi bir "özgürlük" sandılar. Kendi yuvasının hanımefendisi olmak yerine, hırsların ve mesailerin kölesi olmayı seçtiler.

​Peki ya erkeğin bu tablodaki yeri?

Eskiden değil sadece kendi ailesinin; mahallesindeki yetimin, dulun, kızın ve kadının iffetini kendi namusu bilip siper olan o vakar sahibi adamlar nereye gitti? Şimdilerde efsunlanmışçasına basireti bağlanmış, kıvamını yitirmiş bir kitle çıktı ortaya. Eşitlik ve özgürlük söylemlerinin gölgesinde şahsiyetini yitiren, eşinin veya popüler kültürün elinde nereye sürüklense oraya savrulan, rehberlik vasfını kaybetmiş bir erkek profili doğdu.

​Şimdi hüsnühatırla ve derin bir tefekkürle sormak lazım:

​Giyimde, siyasette, ticarette ve dijital mecralarda ölçüyü feda eden,

Görünme arzusu, alkış sevdası ve nefsin kabaran egosu uğruna ruhunu heder eden ey insanoğlu...

Sonucun ne olacak? Bu koşturmacanın nihayeti nereye varacak?

Kimler mutlu ve mutmain oldu, kim ne kazandı kim ne kaybetti?

​Hiç sonrasını, o büyük akıbeti düşünmüyor musunuz? Ne yüzünüzün o sığınarak övündüğünüz güzelliği kalıcıdır ne de bedeninizin diriliği... Gün gelecek, vaktiyle sığındığınız o çocukluk çaresizliğine geri döneceksiniz. Kendi elinizle bir lokma ekmeği ağzınıza götüremeyecek, en temel insani ihtiyaçlarınızı bile tek başınıza karşılayamayacak bir acziyet sizleri kuşatacak. O gün geldiğinde, ekranlardaki sanal alkışlar, yüz binlerce takipçi hülyası silinip gidecek. Yanı başınızda elinizden tutacak sarsılmaz bir dost, samimi bir yakın bile bulamayabilirsiniz.

​İşin en acı kısmı ise ölüm ve sonrası... Din, iman ve ibadeti bir kenara bırakın; bunlara açıkça karşı çıkıp elleriniz bomboş bir halde ilahi huzura çıkmaktan daha acı bir son olabilir mi?

​Sahi; kime, neyi ispat ettiniz? Ve günün sonunda ne kazandınız?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanagundemi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
bizim mekan çemberleme makinası kurumsal web dini chat