Tefekkür, insan zihninin ve kalbinin kainat aynasına bakarak hakikati okuma sanatıdır. Kur'an-ı Kerim, insanı sadece etrafında olup biteni izlemeye değil; varlığın derindeki manasını, düzenini ve bu düzenin arkasındaki sonsuz kudreti kavramaya davet eder. Ancak gaflet perdesiyle örtülmüş zihinler; kıyameti, yeniden dirilişi, cennet ve cehennem gibi nihai hakikatleri kendilerinden uzak, sanki hiç yaşanmayacak birer hayal gibi görürler. Oysa insanı kuşatan tabiat, her an bu hakikatleri fısıldayan canlı birer mucizedir.
Yeryüzünün sarsılmasını önleyen adeta birer kazık gibi dikilmiş dağlar, hem Dünya'nın dengesini sağlar hem de vadilerin oluşumuna zemin hazırlar. İnsanın yaşamasına, ekip biçmesine, üzerinde medeniyetler kurmasına imkan tanıyacak şekilde serilen yeryüzü, sonsuz bir ikram ve merhametin eseridir.
Başını yukarı kaldıran her insan, direksiz tutulan muazzam bir gök kubbe ile karşılaşır. Gökyüzü sadece görsel bir ihtişam değil, hayatın devamlılığı için kurulmuş hassas bir dengedir. Tonlarca su yükünü yerçekimine rağmen tepemizde taşıyan yağmur yüklü bulutlar, kupkuru topraklara hayat götüren ilahi rahmet sevkiyatçılarıdır.
Bulutların toplanması, rüzgârlarla sürüklenmesi ve ardından ölü toprağa can veren yağmurun süzülerek inmesi; öldükten sonra dirilmenin (ba's) her yıl gözümüzün önünde cereyan eden somut bir delilidir.
Kur'an-ı Kerim’de "Bakmazlar mı o deveye, nasıl yaratılmış?" (Gâşiye, 17) buyurularak insanın gözü en yakınındaki mucizeye çevrilir. Çölün zorlu şartlarına uyum sağlayan anatomisi, günlerce susuz kalabilme yeteneği ve yük taşıma kapasitesiyle deve, tesadüflerle açıklanamayacak bir tasarım harikasıdır.
Yavrusunu korumak ve büyütmek üzere özel bir keseyle donatılmış kanguru veya okyanusların devasa derinliklerinde muazzam bir dengeyle yaşayan balina, ilahi rahmetin ve çeşitliliğin tezahürüdür. Kendi ağırlığının katlarca fazlasını taşıyan ve muazzam bir toplum düzeniyle çalışan karınca; mimarlık ve matematik harikası petekler örerek insanlığa şifa kaynağı bal sunan arı ve ağındaki geometrik incelikle örümcek... Bütün bu küçük canlılar, kendilerine ilham edilen sevk-i ilahi ile hareket eder.
"Bakmazlar mı o deveye nasıl yaratılmış? Göğe bakmazlar mı nasıl yükseltilmiş? Dağlara bakmazlar mı nasıl dikilmiş? Yere bakmazlar mı nasıl döşenmiş? O halde öğüt ver; çünkü sen ancak bir öğüt vericisin." (Gâşiye Suresi, 17-21)
Gözünü ve kalbini hakikate kapatanlar için kainat, sadece tesadüflerden ibaret ruhsuz bir maddeler bütünüdür. Ancak tefekkür eden, ibret alan ve öğütlere kulak veren bir zihin için kainatın her bir köşesi, Yaratıcı'nın varlığını, birliğini, sonsuz kudretini ve rahmetini haykıran birer ayettir. Gökten yere, arıdan balinaya, dağlardan bulutlara kadar her varlık insana şu mesajı verir: Hiçbir şey başıboş yaratılmadığı gibi, insan da başıboş bırakılmayacaktır.
Sonbaharda yapraklarını döküp kuruyan ağaçlar ilk bakışta hüzünlü bir ölümün habercisi gibi görünse de hemen ardından gelen ilkbahar, toprağın altında saklı dirilişin en canlı örneğidir. Üstelik bu hakikati anlamak için sadece mevsimlerin dönmesini beklemeye de gerek yoktur. Düşünen zihinler için her gece daldığımız uyku bir nevi ölüm, her sabah yeniden uyanışımız ise dirilişin en yakın ve en güzel tecrübesidir. Bugün ölü toprağa ve uykudaki bedene can veren kudret, günü geldiğinde insanı da nihai olarak diriltecektir.
Eğer dünyadayken Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı ve O’nun somut ayetleri olan kainat kitabını okumaz, tefekkür etmezsek; diriliş günü büyük bir pişmanlık günü olacaktır. O gün perdenin kalktığı, hakikatin ayan beyan ortaya çıktığı ama artık iş işten geçtiği ve geri dönüşün imkânsız olduğu an’dır.
Şuur sahibi insana düşen; bu mucizevi işaretlere bakıp gaflet uykusundan bir an önce uyanmak, yaratılış gayesini idrak etmek ve dünyayı ile içindekileri yöneten Yüce Güç’ü tanımaktır. Geç kalmadan O’na itaat ve ibadete yönelmek, telafisi olmayan o büyük pişmanlık gününden korunmanın yegâne yoludur.

