Kahve Kitap
Mahmut Eraslan
Köşe Yazarı
Mahmut Eraslan
 

Hicret Zamanı Gelmedi mi?

Miladi 622 yılında Mekke’den Medine’ye uzanan o meşakkatli yolculuk, sadece bir coğrafya değişimi, evini barkını bırakıp gitmek zorunda kalan insanların çaresiz bir sığınma arayışı değildi. Müslümanlar; yurtlarını, düzenlerini ve kurulu hayatlarını arkalarında bırakırken aslında inancı, insanlık onurunu ve adalet idealini kurtarıyorlardı. ​Onlar, bu dünyada tavizsiz bir duruş sergilediler. İslam’ın dar bir kalıba sıkıştırılmak istendiği, Allah ve Resulü’ne asilikte sınır tanınmayan, şirkin ve zulmün kol gezdiği bir vasatta, müşriklerin dayattığı yaşam tarzına karşı elif gibi dimdik durdular. Öz yurtlarını terk etme pahasına, inançlarını özgürce yaşayıp büyütecekleri mukaddes bir hedefe yürüdüler. Öncülük yaptılar, bedel ödediler ve İslam’ı bir medeniyet olarak ayağa kaldırdılar. ​Bizler, çağın şirkiyle, riyakarlığıyla ve modern dönemin sinsi yönetim biçimleriyle kuşatılmış durumdayız. Dünyaya çakılıp kaldığımız bu asırda, maalesef rotasını kaybetmiş gemiler gibiyiz. ​​Etrafımıza bir bakalım; insanlık sanki akıntıya kapılmış, fıtratın tam tersi istikametinde sürükleniyor. Çağın insanı, özünden uzaklaşan "tersine bir hicretin" girdabında. Köyden şehre, sadelikten kalabalıklara, doğallıktan yapaylığa kaçarken aslında kendi iç dünyasında derin bir yalnızlığa gömülüyor. Tevazudan ve takvadan kopup, doyumsuzluğun o vahşi uçurumuna doğru savruluyoruz. Sadelikten gösterişe, hasbîlikten (karşılıksız samimiyetten) hesabîliğe (çıkar ilişkilerine) doğru feci bir evrilme içerisindeyiz. İşte tam da bu kırılma noktasında durup, derin bir nefes alarak sormamız gerekiyor: Peygamber ve aziz arkadaşları neden hicret ettiler? Şehirlerin anası Mekke’yi, kurulu düzenlerini, mülklerini neden arkalarında bıraktılar? ​Çünkü onlar, hesabi bir hayatın değil, hasbi bir davanın yolcularıydı. Kalabalıkların sahte ilahlarına, sistemleşmiş zulmüne ve konforun uyuşturucu etkisine ortak olmamak üzere hicret ettiler. ​​İçinde yaşadığımız çağ, insanı görünmez bağlarla kendine köle eden sinsi bir yapıya sahip. Adına "modernite", "trend" ya da "konfor" denilen ve bize dayatılan ne varsa, bizi adım adım fıtratımızdan ve İslam’ın duru ahlakından uzaklaştırıyor. İnsanoğlunun en büyük yanılgısı, dünyaya kazık çakacağını zannetmesidir. Çakılıp kaldığımız o sıcak koltuklar, bizi rehavete sürükleyen modern lüksler, "mevki ve makam" adını verdiğimiz geçici dünyalıklar aslında ruhumuzu esir alan birer zindandan farksızdır. ​Unutmamak gerekir ki; biz kendi irademizle o koltuklardan kalkıp hakikate doğru hicret etmezsek, mutlak bir gün gelecek ve bizi istemesek de o koltuklardan kaldıracaklar. Konfordan alıp soğuk bir mezar taşının altına, gerçek evimize götürecekler. Mademki ölüm kaçınılmaz bir sondur ve bizi bu dünyadan er ya da geç koparacaktır; o halde akıllıca olan, o son büyük ve mecburi hicret gelmeden evvel, kendi irademizle kötülüklerden, haramlardan ve nefsin esaretinden arınarak Allah’ın rızasına hicret etmektir. ​Gerçek hicret; şirkin, kirin, kibirin ve riyanın egemen olduğu her türlü ortamdan ve duygudan arkamıza bakmadan uzaklaşmaktır. İçerisinde kaybolduğumuz servet, güç ve siyaset hırslarından, bizi doğrulardan ve doğruluktan alıkoyan her ne varsa ondan sıyrılmaktır. Tutsağı olduğumuz markalardan, sosyal medyanın sahte algılarından, bizi esir alan egonun zincirlerinden boşanıp Allah’a doğru yürümektir. Hz. İbrahim’in (a.s.) lisanıyla, "Şüphesiz ben Rabbime hicret ediyorum" (Ankebût, 26) diyebilme cesaretini göstermektir. ​Önümüzdeki Hicri yılbaşı, bizlere bir kutlama festivali değil, sarsıcı bir öz-muhasebe imkanı sunuyor. Hicretin hedefini, gayesini ve maksadını doğru anlamak zorundayız. Bugün herkesin hicreti; kendi içinde, kendi girdabında yaşadığı o dar ve bencil fanuslardan çıkış yolunu bulmasıyla mümkündür. Bu çıkış yolu ise sadece süslü cümlelerle konuşmakla değil; Allah ve Resulünün yolunda bizzat yürümekle, İslam'ı hem ruhen hem de fiziken hayatın merkezine taşımakla inşa edilir. ​ Ancak bu içsel ve eylemsel hicreti gerçekleştirdiğimizde, yeni bir hicri yıl sadece takvimde değişen bir rakam olmaktan çıkacak; kalbimizin, hayatımızın ve ümmetin diriliş miladı olacaktır. ​Sahi, prangalarımızdan sıyrılıp kendimize ve Rabbimize dönmek için daha neyi bekliyoruz? ​Hicret zamanı gelmedi mi?
Ekleme Tarihi: 16 Haziran 2026 -Salı
Mahmut Eraslan

Hicret Zamanı Gelmedi mi?

Miladi 622 yılında Mekke’den Medine’ye uzanan o meşakkatli yolculuk, sadece bir coğrafya değişimi, evini barkını bırakıp gitmek zorunda kalan insanların çaresiz bir sığınma arayışı değildi. Müslümanlar; yurtlarını, düzenlerini ve kurulu hayatlarını arkalarında bırakırken aslında inancı, insanlık onurunu ve adalet idealini kurtarıyorlardı.

​Onlar, bu dünyada tavizsiz bir duruş sergilediler. İslam’ın dar bir kalıba sıkıştırılmak istendiği, Allah ve Resulü’ne asilikte sınır tanınmayan, şirkin ve zulmün kol gezdiği bir vasatta, müşriklerin dayattığı yaşam tarzına karşı elif gibi dimdik durdular.

Öz yurtlarını terk etme pahasına, inançlarını özgürce yaşayıp büyütecekleri mukaddes bir hedefe yürüdüler. Öncülük yaptılar, bedel ödediler ve İslam’ı bir medeniyet olarak ayağa kaldırdılar.

​Bizler, çağın şirkiyle, riyakarlığıyla ve modern dönemin sinsi yönetim biçimleriyle kuşatılmış durumdayız. Dünyaya çakılıp kaldığımız bu asırda, maalesef rotasını kaybetmiş gemiler gibiyiz.

​​Etrafımıza bir bakalım; insanlık sanki akıntıya kapılmış, fıtratın tam tersi istikametinde sürükleniyor. Çağın insanı, özünden uzaklaşan "tersine bir hicretin" girdabında. Köyden şehre, sadelikten kalabalıklara, doğallıktan yapaylığa kaçarken aslında kendi iç dünyasında derin bir yalnızlığa gömülüyor. Tevazudan ve takvadan kopup, doyumsuzluğun o vahşi uçurumuna doğru savruluyoruz.

Sadelikten gösterişe, hasbîlikten (karşılıksız samimiyetten) hesabîliğe (çıkar ilişkilerine) doğru feci bir evrilme içerisindeyiz. İşte tam da bu kırılma noktasında durup, derin bir nefes alarak sormamız gerekiyor: Peygamber ve aziz arkadaşları neden hicret ettiler? Şehirlerin anası Mekke’yi, kurulu düzenlerini, mülklerini neden arkalarında bıraktılar?

​Çünkü onlar, hesabi bir hayatın değil, hasbi bir davanın yolcularıydı. Kalabalıkların sahte ilahlarına, sistemleşmiş zulmüne ve konforun uyuşturucu etkisine ortak olmamak üzere hicret ettiler.

​​İçinde yaşadığımız çağ, insanı görünmez bağlarla kendine köle eden sinsi bir yapıya sahip. Adına "modernite", "trend" ya da "konfor" denilen ve bize dayatılan ne varsa, bizi adım adım fıtratımızdan ve İslam’ın duru ahlakından uzaklaştırıyor. İnsanoğlunun en büyük yanılgısı, dünyaya kazık çakacağını zannetmesidir. Çakılıp kaldığımız o sıcak koltuklar, bizi rehavete sürükleyen modern lüksler, "mevki ve makam" adını verdiğimiz geçici dünyalıklar aslında ruhumuzu esir alan birer zindandan farksızdır.

​Unutmamak gerekir ki; biz kendi irademizle o koltuklardan kalkıp hakikate doğru hicret etmezsek, mutlak bir gün gelecek ve bizi istemesek de o koltuklardan kaldıracaklar. Konfordan alıp soğuk bir mezar taşının altına, gerçek evimize götürecekler. Mademki ölüm kaçınılmaz bir sondur ve bizi bu dünyadan er ya da geç koparacaktır; o halde akıllıca olan, o son büyük ve mecburi hicret gelmeden evvel, kendi irademizle kötülüklerden, haramlardan ve nefsin esaretinden arınarak Allah’ın rızasına hicret etmektir.

​Gerçek hicret; şirkin, kirin, kibirin ve riyanın egemen olduğu her türlü ortamdan ve duygudan arkamıza bakmadan uzaklaşmaktır. İçerisinde kaybolduğumuz servet, güç ve siyaset hırslarından, bizi doğrulardan ve doğruluktan alıkoyan her ne varsa ondan sıyrılmaktır. Tutsağı olduğumuz markalardan, sosyal medyanın sahte algılarından, bizi esir alan egonun zincirlerinden boşanıp Allah’a doğru yürümektir. Hz. İbrahim’in (a.s.) lisanıyla, "Şüphesiz ben Rabbime hicret ediyorum" (Ankebût, 26) diyebilme cesaretini göstermektir.

​Önümüzdeki Hicri yılbaşı, bizlere bir kutlama festivali değil, sarsıcı bir öz-muhasebe imkanı sunuyor. Hicretin hedefini, gayesini ve maksadını doğru anlamak zorundayız. Bugün herkesin hicreti; kendi içinde, kendi girdabında yaşadığı o dar ve bencil fanuslardan çıkış yolunu bulmasıyla mümkündür. Bu çıkış yolu ise sadece süslü cümlelerle konuşmakla değil; Allah ve Resulünün yolunda bizzat yürümekle, İslam'ı hem ruhen hem de fiziken hayatın merkezine taşımakla inşa edilir.

​ Ancak bu içsel ve eylemsel hicreti gerçekleştirdiğimizde, yeni bir hicri yıl sadece takvimde değişen bir rakam olmaktan çıkacak; kalbimizin, hayatımızın ve ümmetin diriliş miladı olacaktır.

​Sahi, prangalarımızdan sıyrılıp kendimize ve Rabbimize dönmek için daha neyi bekliyoruz?

​Hicret zamanı gelmedi mi?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanagundemi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
bizim mekan çemberleme makinası kurumsal web dini chat