Siyonist İsrail’in Gazze’ye yönelik acımasız saldırıları karşısında devletler susarken; ülke genelindeki Müslümanlar gecelerini gündüzlerine katarak yürüyüşler, protestolar, boykotlar ve basın açıklamalarıyla dünya kamuoyuna "Sessizliğinizi bozun!" çağrısında bulundu ve İsrail’i telin etti.
Bu çağrı karşılık buldu ve Batı’dan da güçlü sesler yükselmeye başladı. Büyük katılımlı yürüyüşler düzenlendi, deniz yoluyla özgürlük filoları oluşturuldu. Müslüman, gayrimüslim, ateist, siyasetçi ve sanatçı pek çok insan bu filolarda yer alarak insanlık paydasında buluştu.
Ancak süreci yönetmek ve insanları bir arada tutmak kolay değildi. Geçen birkaç yılın ardından; tüm istişarelere ve uyarılara rağmen oluşturulan o güç, sinerji ve birliktelik hızla zayıflayarak dağılmaya başladı.
Şüphesiz kimsenin niyetini ölçebilecek durumda değiliz. Lakin zahiren görünen ve gelinen son noktada; her kurumun kendi eylemini, basın açıklamasını yapmaya ve kendi yardım kampanyasını başlatmaya koyulmasıyla gücün bölünmesi kaçınılmaz oldu.
Öyle ki kurumlardan ziyade şahısların dahi Gazze adına yardım topladığı konuşulur hale gelince acı sonla yüzleşmek durumunda kaldık. Herhangi bir kuruma veya cemaate aidiyeti olmayan; sırf insanlık adına ya da Allah rızası için bu eylemlere ve yardım kampanyalarına destek veren insanlar zamanla süreçten çekildi. Gelinen noktada kimse arkasından sürükleyeceği kitleyi bulamadığı ve düzenlediği kampanyalar karşılık görmediği için meydanlardan çekilmek zorunda kaldı; sonuç olarak alan boş bırakıldı.
Acı bir gerçek ki, birçok kişi ve kurum Gazze meselesini kendi tabelasını güçlendirmek ve dikkatleri üzerine çekmek için bir vesile kıldı. Günümüzde insanlar artık daha temkinli davranarak; yardımlarını daha güvenilir kişi ve kurumlar üzerinden ulaştırmaya, bireysel olarak boykotlarına ve dualarına devam etmeye çalışıyor.
Mesele sadece Gazze ile de sınırlı değil. Bir diğer önemli konumuz; birlikte hareket etmek yerine birliğimize zarar veren düşüncelerin hızla yayılması ve sosyal medyada pervasızca paylaşılmasıdır. Meydanı sadece Gazze konusunda boş bırakmadık; gençleri de boşta bıraktık. Şimdi bizim bıraktığımız o boşlukların kimler tarafından doldurulduğunu üzüntüyle görüyoruz. Fakat bundan ibret almak ve kendi hatalarımızla yüzleşmek yerine, yine suçlayacak birilerini bulup siyasilere verip veriştiriyoruz.
Peki, eleştiriler haksız mı? Elbette sistem bu konuda sınıfta kaldı; ancak suçu başkalarına yıkarak biz de sınıfı geçmiş sayılmayız.
Önce kendimizle, sonra da bağlı olduğumuz dernek, vakıf, cemaat ve toplumla samimi bir şekilde yüzleşmemiz gerekiyor. Gelinen noktada Gazze kadar büyük bir yangın daha peydah oldu ve ülkemizin tüm illerine yayılmaya başladı. Defalarca uyardık, dil döktük; fakat sözlerimiz farklı yerlere çekildi. Ne yazık ki kendi niyetlerinin dışa vurumu olan zafiyetlerle bizi itham edenler oldu. Biz gerçeklerle yüzleşmek ve bir araya gelmek yerine birbirimizle uğraşmaya devam ettiğimiz sürece daha büyük acılarla karşılaşacağız.
Bir süredir yürütülen algı çalışmalarıyla dernek, vakıf, cemaat ve tarikatları itibarsızlaştırma gayreti sürerken; bizim mahallenin sakinlerinden bir kısmı da bilerek veya bilmeyerek buna katkı sağlıyor. Evimize, ocağımıza, yani kendi mahallemize ateş düşmüş durumda. Yangın yayıldıkça yayılıyor. Mahalle sakinlerinin bir kısmı bu ateşi söndürmek için çabalarken, ne yazık ki bir kısmı da ateşi körüklemekle meşgul.
Kamuoyunda öncü konumda olan insanların sert üslupları, tekfir dilleri ve kendi aralarında içtihat konusu olarak tartışmaları gereken mahrem meseleleri toplum önünde bir ihtilaf malzemesi haline getirmeleri bugüne kadar kimseye fayda sağlamadı. Aksine bu tutum; toparlanmamıza değil, daha fazla kamplaşmamıza ve bölünmemize sebebiyet veriyor.
Geriye dönüp baktığımda; geçmişte kurumumuz bünyesinde bir gençlik birimi kurduğumuzda bazı kardeşlerimiz, "Siz yardım işlerine yoğunlaşın; bırakın gençlerle başka dernek ve vakıflar ilgilensin" diyerek bizi eleştirmişti. Son dönemlerde ise aynı kardeşlerimizin hem yardım derneği hem de arama-kurtarma ekipleri kurduklarını gördük.
Bu durumda bize düşen elbette "Hayırlı olsun" demek ve dua etmektir. Çünkü Müslümanlara hayırda ve iyilikte yarışmak yakışır. Bundan en ufak bir rahatsızlık duymayız; kimse bizden izin almak veya bize danışmak zorunda da değildir. Herkes kendi kulvarında ve anlayışı doğrultusunda hizmetini sürdürecektir. Bir başkasına haset etmekten veya çelme takmaktan Allah’a sığınırız.
Lakin bizim bu iyi niyetimiz karşısında benzer bir tavır beklemek hakkımızken, hâlâ birilerinin bize akıl, ayar, ders vermeye kalkışması üzücü bir durumdur(!)
Türkiye genelinde yaşanan tablo ortadayken, birbirimizle uğraşmak yerine yeni hizmet alanları açmamızda büyük hayır vardır. Ortak derdimiz ve endişemiz gençlerimiz, çocuklarımız olmalıdır.
Tartışmaları yürüten birçok arkadaşımızın, hocamızın ve başkanımızın çocukları arasında deizme, ateizme veya farklı sapkın akımlara yönelenler var. "Gençlik!" diye çırpınıyoruz, ateşin sadece sokaklara değil evlerimizin içine kadar düştüğünü görmeliyiz.
Bir araya gelemiyorsak ya da birlikte iş yapamıyorsak bile, hiç olmazsa kimse bir başkasının yaptığı hayra ve organizasyona engel olmamalı; yapılan işleri küçümsememeli ve haset etmemelidir.
Yeni ufuklara ve yeni projelere ihtiyacımız var. İslam düşmanlarını bırakıp aynı yolun yolcularıyla uğraşmak, sadece karşı tarafın ekmeğine yağ sürer. Siz birbirinizin gücünü kırmaya çalışırken, karşımızdakiler daha da güçlenerek geliyor!
Kim hangi yoldan hizmet ediyorsa etmeye devam etsin. Eğer mesele kendi aramızda nasihatleşmekse; bu durum kaba bir üslupla veya sosyal medyadan göndermeler yapmakla değil; tatlı dille, güler yüzle ve yüz yüze bir araya gelerek halledilmelidir.

