Siyer ve İslam tarihi incelendiğinde; ne Hz. Peygamber’in ne de sahabenin iletişiminde baskı, tehdit, çıkar ilişkileri veya illegal yapılanmaları andıran bir örgütlenme modeli görülmüştür. İslam; her türlü mafyatik yapılanmayı, kaba kuvveti ve topluma korku salmayı reddeden bir ahlak sistemidir.
İslam inancının temel ilkeleri; Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sünneti ve Kur’an-ı Kerim’in ahlaki normları üzerine bina edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber’in insanlarla iletişim kurarken benimsediği nebevi üslup son derece net bir şekilde ifade edilmiştir. Nitekim Âl-i İmrân Suresi 159. ayette yer alan; “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, şüphesiz senin etrafından dağılıp giderlerdi” beyanı, topluma rehberlik eden kişilerin taşıması gereken nebevi ahlakın ve yapıcı iletişimin sınırlarını çizmektedir
Buna karşın, günümüzde kendisini cemaat lideri veya din adamı olarak konumlandıran bazı sözüm ona hoca efendilerin sergilediği tutum, söz konusu ilkelere tezat oluşturmaktadır. Bu şahısların söylemlerindeki sert üslup, yapıcı eleştirinin ötesine geçen tehditkar ve baskıcı iletişim dili; İslam’ın nebevi ahlakından ziyade gayri resmî veya hiyerarşik güç odaklarının üslubunu andırmaktadır. Bireylerin inanç ve vicdan özgürlüklerine yönelik dışlayıcı ve rencide edici ifadeler, toplumsal barışı zedelediği gibi dinin kapsayıcı mesajına da gölge düşürmektedir.
İslam hukukunda ve ayetlerde (örneğin Tevbe Suresi 31 ve Ahzâp Suresi 59) dinî hükümler ile tesettür gibi vecibeler açıkça belirtilmiştir. Bireylerin bu yükümlülüklere uyup uymama konusundaki tercihleri şahsi sorumluluk alanlarına girer. Ancak bir dinî yapının; toplumu irşad etme misyonunu bir kenara bırakarak söylemlerini tamamen tahakküm kurma ve ötekileştirme üzerine inşa etmesi kabul edilebilir değildir.
Öte yandan; milli ve manevi değerlerden (milli kimlik, Türklük vb.) dem vuran kimi yapıların, bölgesel ve uluslararası jeopolitik konulardaki çelişkili duruşları dikkat çekicidir. Kendi coğrafyasına ve milli çıkarlara karşı temkinli ve mesafeli bir tutum sergilenirken, bölgede yaşanan insan hakları ihlallerine ve işgallere karşı sessiz kalınması yahut diplomasinin sınırlarını aşan tavırlar sergilenmesi bu odakların zihinsel ve siyasal bağımsızlığını sorgulatmaktadır.
Allah'ın emrine uyarak okula başörtülü gelen öğrencileri, bu emri hiçe sayarak başını açmaya zorlayan despot ve dayatmacı zihniyet bir yana; bu zihniyeti eleştirenlere karşı öfkeli bir üslup ve kaba bir beden diliyle "Allahsız, kitapsız" diyerek hakaret etmek ne İslami ne insani ne de medeni bir tutumdur. Bu yaklaşım din adamlığıyla bağdaştırılamaz. Kendi fikirlerini ölçüsüzce ve hakaret amiz ifadelerle savunurken başkalarının kıyafet özgürlüğüne ve düşüncelerine saygı duymamak, aksine onları aşağılamak asla kabul edilemez.
"Halk kahramanı" algısıyla parlatılmaya çalışılan figürler; kendi soydaşlarını ve Türk milletini bir kenara bırakıp Siyonist odaklarla iş birliği yapan yapılardan ibarettir. Türkiye'nin desteği olmaksızın bunların hareket alanı son derece kısıtlıdır. Bir kez daha vurgulamak gerekir ki: Türk Müslümandır, Müslüman Türk’tür. Ancak biz bu anlayışı ırkçı bir yaklaşım olarak değil, aynı inanç değerlerini paylaşan bir millete duyulan gönül bağı ve teveccüh olarak görüyoruz. Siyonist güçlerin emrine giren odakların Türk olup olmamasının hiçbir kıymeti yoktur.
Sürekli dile getirdiğimiz üzere; tekfirci zihniyetler, İran beslemesi Şii ve dış kaynaklı yönlendirmelere açık yapılar, hurafeci, mason ve Lgbt gibi fonlanan organizasyonlar bu ülke ve toplum için ciddi birer tehdittir. Bu yapılara karşı daima temkinli ve tedbirli olunmalıdır.
Günümüzde din adına hareket ettiğini iddia eden ancak söylem ve eylemleriyle İslam’ın birleştirici ruhuna zarar veren yapıların sosyolojik ve hukuki açıdan değerlendirilmesi elzemdir. Dini değerlerin yozlaşmasını önlemek ve toplumun doğru bilgilendirilmesini sağlamak adına, bu tür yapıların meşruiyet alanlarının denetlenmesi ve toplum nezdinde gerekli ıslah mekanizmalarının devreye sokulması büyük önem taşımaktadır.

