Günümüz İslami ve ahlaki düşünce havzasındaki en temel tıkanıklık, tebliğ ve davet zemininde yeni insan kazanma kabiliyetini yitirmesinin de ötesinde, elindekini kaybetme krizidir. Yıllarca İslami mücadele içinde yer almış, fikir üretmiş veya dini-toplumsal kurumlarda rehberlik üstlenmiş figürlerin aile yapılarında yaşanan manevi çözülmeler; sadece bireysel bir başarısızlık değil, metodolojik ve ahlaki bir çöküşün tezahürüdür. Yeni nesillerin maneviyattan uzaklaşması yalnızca dışsal seküler rüzgârlarla açıklanamaz; bu durum, bizzat temsil iddiasında bulunanların ürettiği güven bunalımının doğal bir sonucudur.
Manevi değerleri ihyâ etme iddiasıyla yola çıkan aktörlerin; güce, makama veya maddiyata eriştiklerinde verdikleri sınavlar, toplumsal algıda derin kırılmalara yol açmıştır. Mesele yalnızca insani zaafların varlığı değil; bu zaaflar yaşanırken toplum karşısında ulaşılamaz, ideal ve kusursuz bir portre çizmeye devam etme çelişkisidir. Toplum önünde "rehber" yahut "önder" rolü üstlenenlerin yaşantılarındaki belirgin tezatlar, geniş kitlelerde derin bir güvensizlik oluşturmuştur.
Burada sorulması gereken asıl soru şudur:
Söylemlerde anlatılan; dürüstlüğün, emniyetin ve adaletin timsali olan Hz. Muhammed (s.a.v.) modeli ile bugünün temsilcilerinin pratik hayatı ne kadar örtüşmektedir?
Lisanen ifade edilen ilkeler ile pratik yaşam arasındaki makas açıldıkça toplumsal ikna kabiliyeti kaybolmakta; süreç "insan kazanmak" yerine "mevcut potansiyeli de yitirmekle" sonuçlanmaktadır.
Dini değerlerin ve sembollerin; kişisel ikbal yahut dünyevi konforları meşrulaştırma aracı hâline getirilmesi, düşünsel ve ahlaki boyutta yaşanabilecek en büyük tahribattır. İslam davasına ve Müslümanların toplumsal varlığına yük olmaktan kaçınmanın tek yolu, samimi bir ahlaki dürüstlüktür.
Eğer yaşantı, zihniyet ve tercihler başka bir dünya görüşünün parametrelerine göre şekilleniyorsa, bunu açıkça kabullenmek ve o kimlikle var olmak; dini kavramların arkasına saklanmaktan çok daha ahlakidir. Şeffaf ve dürüstçe tercih edilen bir yaşam tarzına kimsenin söyleyecek bir sözü yokken; kutsal değerlerin gölgesinde dünyevileşmeyi sürdürmek kabul edilebilir bir tutum değildir.
Yolsuzluk, usulsüzlük, haksız kazanç ve emanete hıyanet gibi ilkesizliklerle elde edilen imkânlarla şatafatlı bir yaşam sürerken; diğer yandan erdemden, irfandan ve ahlaktan bahsetmenin toplum nezdinde artık hiçbir inandırıcılığı kalmamıştır. Kamuoyu kimin nasıl bir yaşam sürdürdüğünün ve sergilenen tutumların farkındadır.
Bu noktada çağrımız nettir: Dürüst olun, temsil ettiğiniz konumların sorumluluğunu taşıyamıyorsanız
konumlarınızdan istifa edin ve karşı tarafta istediğiniz gibi yaşayın!
İslam’ın kutsal değerlerini kendi dünyevi ikballerinize araç kılmaktan ve bu değerleri zedelemekten vazgeçin!
Çağrımız çok açık ve nettir: İslam’ın Yakasından Düşün, Değerlerimizi Yağmalamaktan Vazgeçin!

