İnsanlık tarihi, hak ile batılın, tevazu ile kibrin amansız mücadelesiyle şekillenmiştir. Kur'an-ı Kerim’in rehberliği olmasaydı; ilk insanın yaratılışındaki ilahi imtihanı, İblis'in enaniyetini, Habil ile Kabil arasındaki ayrımın hakikatini ve insanlığın mazlum-zalim dengesini nereden öğrenebilirdik?
Kur'an, geçmişten bugüne her kavimden örnekler sunarak şeytanın adımlarını bizlere haber verir ve "Uymayın onlara" diyerek uyarır. Benlik, kibir ve insanları aldatma arzusu, maalesef ki şeytanın insanoğluna sunduğu en kadim tuzaklardandır. Bugün öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, süslü sözlerle topluma yön verenler, iyi niyeti istismar edenler ve algı yönetimini ustaca kullananlar revaçtadır.
Her şeyi kendi kudretiyle bilen, başarıyı yalnızca nefsine mal eden zihniyet, özünde bir enaniyet tezahürüdür. Tarihsel hafızamız bize bunu hatırlatmaktadır; Bedir’de sayı azlığıyla kazanılan zaferler, Huneyn gününde "Çokluğumuza güveniyoruz" gururuyla hüsrana dönüşmüştü. Tevbe Suresi 25. ayette buyrulduğu gibi:
"Andolsun ki Allah birçok yerde ve Huneyn savaş gününde de size yardım etmişti. Hani çokluğunuz sizi gururlandırmış, fakat o çokluk size hiçbir fayda sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti..."
Bunca yaşanmışlıklar ve Kur'an'da anlatılan kıssalardan hisse almadığımız ortadadır. Şeytan; makam, statü, şan, şöhret ve unvanlar üzerinden insan fıtratına fısıldamaya, "Sensiz bu işler yürümez" diyerek enaniyeti beslemeye devam etmektedir. Siyasette, toplumsal yapılarda ve cemaatlerde statü ve mevki kaybettiğinde birden söylem değiştirenleri, dünden bugüne savundukları değerlere yabancılaşanları görmek düşündürücüdür.
Daha da düşündürücü olanı ise şudur: Bugün bu ve benzeri eleştirileri yöneltenlerimizin dahi, artık gizli veya açık bir bilinme, tanınma kaygısıyla ve bu refleksle hareket ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Marifeti, zaferi, elindeki imkânları ve yetenekleri yalnızca kendine mal edenler, nebevi uyarılarda ifade edilen niyet sapmalarıyla sınanmaktadır. "Ondan daha hayırlıyım" diyen o kadim kibir, bugün de sahiplerini kaybettirmeye devam etmektedir.
Ölüm ise "ben" diyen insana varlığının sınırlarını hatırlatan en büyük mizan ve eşitleyicidir. Nisâ Suresi 78. ayette belirtildiği üzere:
"Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulur; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!"
O nihai makamda dünyevi unvanların ve algıların arkasına sığınma imkânı kalmayacaktır. Zilzâl Suresi 7-8. ayetlerin müjdelediği gibi:
"O gün kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer yapmışsa onu görür."
Sonuç olarak; dünyevi imkânlar, şan, şöhret ve statüyle zirvelere ulaşmak mümkündür; ancak ilahi mahkemede yalnızca amel, niyet ile birlikte tartılır. Doğruluk arayışımız devam ederken çokça yalanlara şahitlik edeceğiz maalesef. Kim doğru, kim yalancı? Şüphesiz Allah doğru söylemiştir, çünkü insanlar yalan söyler.
Ashab-ı Kiram, Peygamberimiz (sav)'in yanında olmalarına ve birçoğu cennetle müjdelenmelerine rağmen "Acaba münafık mıyım?" diye titrerken, belki de bugün hepimizin yapması gereken en kıymetli muhasebe; durduğumuz yeri yeniden gözden geçirmek ve enaniyetin gölgesinden uzaklaşarak tevazuyla yürümektir.

