Bir önceki yazımızda tesettürün önemine ve bireysel/toplumsal gerekliliğine işaret etmiştik. Ancak tesettür ve mahremiyet denilince akla sadece kadınların gelmesi, günümüzün en büyük yanılgılarından biridir.(bir okuyucumuz mesaj atmış erkeklerin tesettür nedir diye?)
Oysa İslam dini, mahremiyet ve hayâ sorumluluğunu her iki cinsiyete de yüklemiştir.
Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler, erkeğe bu konuda iki temel mesuliyet yükler:
1. Aileyi Muhafaza Etme Sorumluluğu
Ayette buyurulduğu üzere; "Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun." (Tahrîm, 6). Bu emir, erkeğin sadece maddi ihtiyaçları karşılamakla kalmayıp, eşinin ve çocuklarının manevi dünyasını, iffetini ve ahiretini korumakla da yükümlü olduğunu hatırlatır.
2. Bireysel İffet ve Göz Hapsi
"Namus" ve "ahlak" kavramları toplumda sadece kadınla özdeşleştirilse de, Kur’an-ı Kerim’de zinanın haram kılınması ve bakışların korunması emri her iki taraf için de geçerlidir. Nur Suresi 30. ayette, kadınlardan önce erkeklere hitap edilerek şöyle buyurulur:
"Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar."
Bugün pek çok erkek; eşine veya ailesine tesettür konusunda tavsiyelerde bulunurken, ne yazık ki kendi sınırlarını unutabilmektedir. Erkeğin tesettürü sadece kıyafetle değil; göz kapaklarıyla, edebiyle ve hayâ duygusuyla başlar.
Kadın yaradılışı gereği estetik ve çekici kılınmıştır; bu fıtratın istismar edilmesini önlemek adına kıyafetle bir koruma kalkanı oluşturulmuştur. Erkeğin fıtratı ve sorumluluk alanı ise farklıdır.
Erkeğin tesettürü fiziksel örtünmenin ötesinde, zihnini ve bakışlarını disipline etmesiyle başlar. Bu, erkeğe yüklenen "aktif bir iffet" sorumluluğudur.
En önemlisi şudur ki; emir Allah’ındır. Meseleyi sadece mantık düzleminde kıyaslamaya çalışmak, ölçüyü kaçırarak ilahi hikmeti sorgulamaya kadar varabilir. Bu durum, kişiyi dindarlıktan uzaklaştırıp tehlikeli bir yola sokabilir. Her Müslüman, kendi fıtratına ve kendisine tebliğ edilen ilahi ölçüye göre hareket etmelidir. Aksi takdirde, "anlama" çabası yerini "isyana" bırakır.
İslam'ın insanı değerlendirme ölçütü cinsiyet değil, takva (Allah'a karşı sorumluluk bilinci) düzeyidir.
Hz. Meryem: İffetin sembolü.
Hz. Asiye: Direnişin ve imanın zirvesi.
Hz. Hacer: Teslimiyetin ve tevekkülün annesi.
Bu isimlerin tüm insanlığa (sadece kadınlara değil) örnek gösterilmesi, manevi makamın cinsiyetten bağımsız olduğunun en büyük kanıtıdır.
Kadın ve erkeği birbirinin rakibi veya tamamen aynısı gibi görmek yerine, "tamamlayıcısı" olarak görmek daha doğru olacaktır.
Fizyolojik ve psikolojik farklar bir üstünlük aracı değil, yaşam içindeki farklı görevlerin birer gereğidir.
Bu farkları "eşitsizlik" olarak yorumlamak"mantık düzleminde kıyaslama" hatası, aslında modern insanın en büyük çıkmazlarından biri. Elbette din akla hitap eder, ancak akıl her zaman ilahi hikmetin tamamını kuşatamayabilir. Teslimiyet, "Niye o öyle de ben böyleyim?" sorusundan ziyade, "Ben kendi sorumluluk alanımda üzerime düşeni nasıl en iyi şekilde yaparım?" sorusuna odaklanmaktır.
İffet, hayâ ve edep bir bütündür. Erkeğin "bakışını korumadığı", kadının ise "tesettürün manasını kavramadığı" bir toplumda mahremiyetten söz etmek zordur.
Unutulmamalıdır ki kurtuluş, ancak topyekûn bir edep ve yönelişle mümkündür:
“Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (en-Nûr, 31)

