Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’tan gelen, okul koridorlarında işlenen cinayet haberleri yüreğimizi dağladı. Bu acı olayların ardından kamuoyunda haklı bir tartışma başladı; sebep-sonuç ilişkileri, çözüm yolları çarşaf çarşaf yazıldı/yazılmaya devam ediyor. Televizyon dizileri, sosyal medya figürleri, siyasetçiler ve ebeveyn tutumları ağır eleştirilerden nasibini aldı. Kuşkusuz bu, sağlıklı bir toplum olma yolunda önemli bir adım. Ancak bu büyük resimde, eğitimin en temel öznesi olan "eğitimci" profilini ne kadar samimiyetle tartışıyoruz?
Görüyoruz ki her öğretmen bir "Ayla Öğretmen" idealizmiyle hareket etmiyor. Toplumun genel ahlaki değerleri ve eğitimin vakarıyla uyuşmayan bir kesimin varlığı, halının altına süpürülemeyecek kadar belirginleşti.
Eğitim, sadece bilgi aktarımı değil, bir şahsiyet inşasıdır. Ancak bugün bazı okullarda; asli branşı olmadığı halde dini konularda polemik oluşturan, sınıfı ideolojik bir kürsüye çevirip inanç değerlerine veya siyasi otoriteye karşı cephe alan, feminist ya da marjinal akımların savunuculuğunu yaparak öğrencilerine kötü örnek olan bir kesim türedi.
Okula adeta podyuma çıkar gibi dekolte ve aşırı serbest kıyafetlerle gelen, mesleğin saygınlığını kıyafetinden üslubuna kadar zedeleyen bu "sözde eğitimciler", geleceğimizin teminatı olan çocukların zihin dünyasında onarılmaz hasarlar bırakıyor.
Eğer niyetimiz gerçekten nitelikli ve kaliteli bir eğitimse, bu kalitenin doğrudan eğitimcinin niteliğiyle ilintili olduğunu kabul etmeliyiz.
Bu noktada bir diğer kritik soru işareti de eğitim sendikalarına açılmalı. Sahi, bu sendikalar tam olarak ne iş yapar? Kuruluş amaçları eğitimin kalitesini ve eğitimcinin liyakatini artırmak mıdır, yoksa sadece üyelerinin "dünyalık konforunu" yükseltmek mi?
Maalesef bugün sendikaların büyük bir çoğunluğu, eğitimde kaliteden ziyade ideolojik kadrolaşma ve özlük hakları üzerinden bir güç savaşı yürütüyor.
Sendikalar, mesleki yozlaşmaya karşı bir denetim mekanizması olmak yerine, çoğu zaman bu yozlaşmanın koruyucusu konumuna düşüyor.
Şiddeti sadece dış etkenlerde (dizilerde, sokakta) aramak, sorunun çözümünü ertelemekten başka bir işe yaramaz. Her kurum ve her birey, özellikle de eğitim camiası, aynayı kendine tutmak zorundadır.
Öğretmenlik, sadece bir maaş kapısı değil, bir temsil makamıdır. Bir eğitimci; kıyafetiyle, bilgisiyle, tarafsızlığıyla ve toplumsal değerlere saygısıyla örnek olmadığı sürece, okullarımızdaki o "manevi boşluk" asla dolmayacaktır. Daha iyiye ve güzele ulaşmak istiyorsak, önce eğitimdeki bu nitelik erozyonunu durdurmalı ve öğretmenlik mesleğini ideolojik saplantılardan arındırmalıyız.

