Özgürlük kavramının "sınırsızlık" ve "sorumsuzluk" olarak yeniden tanımlandığı bu çağda; sokaklar, okullar ve evler, medyanın pompaladığı bir şiddet sarmalına hapsolmuştur. Gelinen noktada mesele sadece bireysel suçlar değil; bir toplumun kültürel ve manevi değerler sistemiyle birlikte topyekûn çöküşüdür.
Televizyon ekranları ve dijital platformlar, topluma ayna tutmak yerine suçun ve ahlaki yozlaşmanın eğitimini vermektedir:
Diziler aracılığıyla silah kullanmak ve çete kurmak "güçlü karakter" olmanın ön şartı gibi sunuluyor. Gençler, elinde kitap olanları değil, belinde silah olanları rol model alıyor.
Haber bültenleri, suçun teknik detaylarını adeta bir "suç rehberi" gibi servis ediyor. Bu durum, suça meyilli zihinler için caydırıcı değil, teşvik edici bir yol haritası işlevi görüyor.
Sadakatsizliği ve yalanı normalleştiren programlar, toplumun manevi bağlarını kopararak büyük bir sosyal iflasa zemin hazırlıyor.
Özgürlük adı altında öğretmenlerin yapıcı otoritesi yok edilmiş, disiplin mekanizmaları işlemez hale getirilmiştir.
Akademik başarı gösteremeyen ancak mesleki eğitime de yönlendirilmeyen gençler, sokaklarda her türlü istismara açık hale gelmektedir. Usta-çırak ilişkisinin zayıflaması, toplumsal üretim mekanizmasını da bozmuştur.
Okullarda öğretmenlere hak ettikleri itibar ve yapıcı otorite geri verilmeli; mesleki eğitim zorunlu ve cazip hale getirilerek "başıboşluk" engellenmelidir.
Toplumun en büyük dayanağı olan manevi değerler, uzun süredir bilinçli bir "önyargı" kuşatması altındadır. İnancı bir engel gibi gösteren yapımlar, gençleri köksüz ve hedefsiz bırakmıştır. Bir insanı denetleyen asıl unsur polisiye tedbirler değil; vicdan ve hesap verme bilincidir. Maneviyatın dışlandığı bir toplumda otokontrol çöker ve yerini "her şey mübah" anlayışı alır.
Sosyal medya ve medyada milli-manevi değerlerimize karşı yürütülen önyargılı tutum terk edilmeli; ahlak, edep ve vicdan eğitimi merkeze alınmalıdır.
Kınama mesajlarının ötesine geçilmeli ve devlet-millet el ele vererek bir "Toplumsal Restorasyon" süreci başlatmalıdır:
RTÜK, sadece okullardaki olaylara yayın yasağı getirmekle kalmamalı; aile yapısını bozan, mafyayı özendiren ve şiddeti normalleştiren yapımlara karşı en ağır yaptırımları uygulamalıdır.
RTÜK'ün şiddeti özendiren içeriklere karşı daha aktif bir denetim mekanizması kurması kamuoyunda son dönemde sıkça dile getirilen bir beklentidir, yaşanan üzücü olayların kalıcı yasal düzenlemelere vesile olması en büyük temennidir.
Özetle; Özgürlük, bir toplumun kendi intiharına izin vermesi değildir. Kuralların, disiplinin ve maneviyatın olmadığı bir yerde huzur değil, kaos hâkim olur. Bu kaosu durdurmak için medyaya, eğitime ve sosyal hayata acilen bir "çeki düzen" verilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur.

