Kahve Kitap
enerjisa
Mahmut Eraslan
Köşe Yazarı
Mahmut Eraslan
 

Davetçi Bir "İnfaz Memuru" Değildir!

Günümüzde iletişim kanalları hiç olmadığı kadar açık olsa da gönül kapıları bir o kadar kapalı. Özellikle inanç ve değerler eğitimi söz konusu olduğunda düştüğümüz en büyük hata; "tebliğ" ile "tenkit" arasındaki o ince çizgiyi kaybetmek oluyor. Oysa İslam daveti sadece bir bilgi aktarımı değil; bir gönül inşa etme ve bir ruhu aslına döndürme sanatıdır. Bu kutsal yolda yürüyenlerin takınması gereken tavır ise tek bir kelimeyle özetlenebilir: Hekimlik.   ​Yanlış Teşhis, Yanlış Tedavi Doğurur. ​Tıpta temel kuraldır; hastayı iyileştirmek için önce hastalığı doğru tanımlamanız gerekir. Manevi bir rehber de muhatabının halini, ruh dünyasını ve içinde bulunduğu psikolojik atmosferi anlamadan söze başlamamalıdır. Kur’an-ı Kerim, bu metodun reçetesini asırlar öncesinden sunmuştur: ​"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et..." (Nahl, 125) ​Buradaki "hikmet" kavramı, aslında manevi bir laboratuvar titizliğidir. Hz. Peygamber (s.a.v.), muhataplarının karakter analizini bir sarraf hassasiyetiyle yapardı. Bazısına sadece bir tebessümle gönül kapısını açarken, bazısına derin ilmi hakikatlerle hitap ederdi. Bir davetçi, karşısındakinin günahını bir "hastalık", o günaha düşen kişiyi ise bir "hasta" olarak görmediği müddetçe başarılı olamaz. Unutmayalım ki; kimse kanser olduğu için aşağılanmaz; aksine ona daha büyük bir şefkatle sarılınır. ​ ​Doktor hastasına "Sen ne biçim insansın ki bu hastalığa yakalandın?" diye bağırır mı? Aksine, hasta ne kadar zor durumdaysa, hekim o kadar sükûnetle ve güven verici bir dille yaklaşır. İlahi emir de böyledir. Rabbimiz, Firavun gibi bir zalime gönderirken bile Hz. Musa ve Hz. Harun’a şu talimatı vermiştir: ​"Ona yumuşak söz (kavl-i leyyin) söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar." (Taha, 44) ​Zulmün zirvesindeki birine bile "yumuşak söz" ile gidilmesi emrediliyorsa; kendi mahallemizdeki gence, hata yapan kardeşimize veya İslam'dan uzaklaşmış bir komşumuza karşı takındığımız dışlayıcı ve alaycı tavır hangi kitaba sığar? Birini günahıyla suçlamak, bir cerrahın hastayı ameliyat masasında bıçaklamasından farksızdır. Sahabe hayatı, bu "doktor-hasta" ilişkisinin en muazzam sahneleriyle doludur. Bir bedevinin mescidin içine idrarını yaptığı o meşhur hadiseyi hatırlayın. Sahabeler hiddetle müdahale etmek isteyince, Rahmet Peygamberi onları durdurmuş ve: "Onu bırakın, işini bitirsin. Siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı değil" buyurmuştur. Olayın ardından kişiyi yanına çağırıp, mescitlerin kutsiyetini en nazik şekilde anlatmıştır. İşte bu, manevi bir cerrahın dokunuşudur. Kişiyi hatasından dolayı yerin dibine sokmak yerine, ona hatasını telafi etme onurunu bahşetmiştir. ​Peygamberimiz, "Bir kişinin hidayetine vesile olmanın, dünya ve içindekilerden daha hayırlı olduğunu" müjdelerken, madalyonun diğer yüzünü de düşünmemiz gerekir: Peki, ya bizim kaba üslubumuz yüzünden bir kişi İslam’dan soğursa bunun vebali ne olur?   Usul ve üslup konusunda hassas olduğumuz kadar, muhataplarımızı nereye davet ettiğimiz de bir o kadar önemlidir. İnsanları İslam'a davet ederken, hemen ardından kendi cemaatimize, derneğimize veya liderimize biat istersek bu durum ters teper. Davet, kişisel veya kurumsal bir aidiyet yarışı değil, Allah'a kul olma yolculuğudur. ​Unutmamalıyız ki; insanları davet edeceğimiz tek adres İslam, örnek alacağımız tek rehber ise Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.  
Ekleme Tarihi: 13 Nisan 2026 -Pazartesi
Mahmut Eraslan

Davetçi Bir "İnfaz Memuru" Değildir!

Günümüzde iletişim kanalları hiç olmadığı kadar açık olsa da gönül kapıları bir o kadar kapalı. Özellikle inanç ve değerler eğitimi söz konusu olduğunda düştüğümüz en büyük hata; "tebliğ" ile "tenkit" arasındaki o ince çizgiyi kaybetmek oluyor. Oysa İslam daveti sadece bir bilgi aktarımı değil; bir gönül inşa etme ve bir ruhu aslına döndürme sanatıdır. Bu kutsal yolda yürüyenlerin takınması gereken tavır ise tek bir kelimeyle özetlenebilir: Hekimlik.

 

​Yanlış Teşhis, Yanlış Tedavi Doğurur.

​Tıpta temel kuraldır; hastayı iyileştirmek için önce hastalığı doğru tanımlamanız gerekir. Manevi bir rehber de muhatabının halini, ruh dünyasını ve içinde bulunduğu psikolojik atmosferi anlamadan söze başlamamalıdır. Kur’an-ı Kerim, bu metodun reçetesini asırlar öncesinden sunmuştur:

​"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et..." (Nahl, 125)

​Buradaki "hikmet" kavramı, aslında manevi bir laboratuvar titizliğidir. Hz. Peygamber (s.a.v.), muhataplarının karakter analizini bir sarraf hassasiyetiyle yapardı. Bazısına sadece bir tebessümle gönül kapısını açarken, bazısına derin ilmi hakikatlerle hitap ederdi. Bir davetçi, karşısındakinin günahını bir "hastalık", o günaha düşen kişiyi ise bir "hasta" olarak görmediği müddetçe başarılı olamaz. Unutmayalım ki; kimse kanser olduğu için aşağılanmaz; aksine ona daha büyük bir şefkatle sarılınır.

​Doktor hastasına "Sen ne biçim insansın ki bu hastalığa yakalandın?" diye bağırır mı?

Aksine, hasta ne kadar zor durumdaysa, hekim o kadar sükûnetle ve güven verici bir dille yaklaşır. İlahi emir de böyledir. Rabbimiz, Firavun gibi bir zalime gönderirken bile Hz. Musa ve Hz. Harun’a şu talimatı vermiştir:

​"Ona yumuşak söz (kavl-i leyyin) söyleyin. Belki öğüt alır yahut korkar." (Taha, 44)

​Zulmün zirvesindeki birine bile "yumuşak söz" ile gidilmesi emrediliyorsa; kendi mahallemizdeki gence, hata yapan kardeşimize veya İslam'dan uzaklaşmış bir komşumuza karşı takındığımız dışlayıcı ve alaycı tavır hangi kitaba sığar? Birini günahıyla suçlamak, bir cerrahın hastayı ameliyat masasında bıçaklamasından farksızdır.

Sahabe hayatı, bu "doktor-hasta" ilişkisinin en muazzam sahneleriyle doludur. Bir bedevinin mescidin içine idrarını yaptığı o meşhur hadiseyi hatırlayın. Sahabeler hiddetle müdahale etmek isteyince, Rahmet Peygamberi onları durdurmuş ve:

"Onu bırakın, işini bitirsin. Siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı değil" buyurmuştur.

Olayın ardından kişiyi yanına çağırıp, mescitlerin kutsiyetini en nazik şekilde anlatmıştır. İşte bu, manevi bir cerrahın dokunuşudur. Kişiyi hatasından dolayı yerin dibine sokmak yerine, ona hatasını telafi etme onurunu bahşetmiştir.

​Peygamberimiz, "Bir kişinin hidayetine vesile olmanın, dünya ve içindekilerden daha hayırlı olduğunu" müjdelerken, madalyonun diğer yüzünü de düşünmemiz gerekir: Peki, ya bizim kaba üslubumuz yüzünden bir kişi İslam’dan soğursa bunun vebali ne olur?

 

Usul ve üslup konusunda hassas olduğumuz kadar, muhataplarımızı nereye davet ettiğimiz de bir o kadar önemlidir. İnsanları İslam'a davet ederken, hemen ardından kendi cemaatimize, derneğimize veya liderimize biat istersek bu durum ters teper. Davet, kişisel veya kurumsal bir aidiyet yarışı değil, Allah'a kul olma yolculuğudur.

​Unutmamalıyız ki; insanları davet edeceğimiz tek adres İslam, örnek alacağımız tek rehber ise Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanagundemi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
bizim mekan çemberleme makinası kurumsal web dini chat