Bilgi çağının en büyük paradoksu, bilgiye ulaşımın kolaylaşırken "anlamaya" olan mesafemizin açılmasıdır. Günümüzde pek çok kişi, zihinsel bir konfor alanına çekilerek dünyayı başkalarının gözlükleriyle izlemeyi tercih ediyor. Ancak okumak ve araştırmak yerine sadece birilerini dinleyerek, yaşamak ve tecrübe etmek yerine kalıplaşmış yargılara sığınarak varılabilecek tek yer, başkalarının çizdiği sınırların içidir.
Bugün "eleştirel" olduğunu iddia eden pek çok kişi, aslında sloganik bir dilin hapishanesinde yaşamaktadır. İç muhasebe yapmak ve yenilenmek yerine, sadece duymak istediklerini söyleyen "hocaları" alkışlamayı tercih eden bu kitle, farklı bir bakış açısı sunanlara karşı ise adeta "mücahit" kesilmektedir. Bu durum, arayışın değil, sadece mevcut önyargıları onaylatma çabasının bir sonucudur.
Kuranı kerim "oku", "aklet", "ibret al" diyerek insanı bireysel bir keşfe davet ederken; ölçüyü kaçıranlar, takip ettikleri şahsiyetleri neredeyse peygamberin önüne geçirecek bir kutsiyet zırhına büründürmektedir.
Özellikle sivri dilli ve tekfirci zihniyet, insanları İslam’dan ve maneviyattan soğutmaktadır. Bu dışlayıcı dilin vebalini taşımak ağır bir yüktür; ancak bu durum, hakikat arayışından vazgeçenler için bir kaçış kapısı değildir. "Beni soğuttular" bahanesi, ahiretteki "Neden okumadın, neden araştırmadın, neden kendi hayat tecrübenle hakikati tartmadın?" sorularına geçerli bir mazeret teşkil etmeyecektir.
Bir şeyi bilmek ile onu kavramak arasındaki fark, deneyimdir. Hayat, teorik bilgilerin pratikle çarpıştığı bir laboratuvardır. Gerçek bir olgunlaşma için şu üç adım hayati önem taşır:
Sorgulama: Sunulan bilginin "neden" ve "nasıl"ını doğrudan kaynaktan irdelemek.
Çok Seslilik: Tek bir yankı odasına hapsolmadan, farklı disiplinlerden ve zıt görüşlerden beslenmek.
Bireysel Deneyim: Bilgiyi hayata tatbik ederek, onun doğruluğunu kendi gerçekliğimizde test etmek.
Bir başkasının rehberliğinde yürümek başlangıçta güvenli görünebilir; fakat o rehber durduğunda veya yolunu şaşırdığında siz de kaybolursunuz. Kendi araştırmasını yapmayan, hayatı sadece bir izleyici olarak yaşayan ve tek bir otoriteye biat eden birey, toplumsal bir dişlinin parçası olmaktan öteye geçemez.
İş işten geçmeden, taklitçi bir dindarlıktan ve sloganik bir entelektüalizmden sıyrılmamız gerekiyor. Bugün toplu bir uyanışa, hatta samimiyetsiz yönelişlerimiz için "ettiğimiz tövbenin tövbesine" ihtiyacımız var. Hakikat, başkasının ağzından dökülen hazır bir cümle değil; merakın rehberliğinde, araştırmanın emeğiyle ve yaşanmışlığın cesaretiyle bizzat sizin bulacağınız bir hazinedir.

