İslam düşünce geleneğinde tebliğ, bir hakikatin kitlelere ulaştırılmasında temel yapı taşıdır. Ne var ki günümüzde bu kutsi görev; yazar, çizer, fenomen ve aktivist gibi modern "kanaat önderleri" aracılığıyla dijital mecraların gürültülü koridorlarına taşınmıştır. Dinin ihyası ve sahih bilginin yayılması adına yürütülen bu faaliyetler, zahiren takdire şayan bir çaba gibi görünse de; Kur’an-ı Kerim’in uyarıları ve Nebevi metodun ışığında bakıldığında, karşımıza korkutucu bir manzara çıkmaktadır: Söylem ile eylem, tebliğ ile temsil arasındaki makasın giderek açılması. Bu durum, sadece sosyal bir kopuş değil, derin bir manevi "arıza"nın habercisidir.
İslami davetin karşı karşıya kaldığı en büyük tehdit, davetçinin bizzat anlattığı hakikatlerin dışında kalması, yani kendi kalesine yabancılaşmasıdır. Kur’an-ı Kerim, "Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?" (Saff, 2) ikazıyla bu samimiyet sınavına dikkat çeker. Hadis literatüründe tasvir edilen, dünyada başkalarının hidayetine vesile olup kendisi "anlatıp yapmadığı" için hüsrana uğrayanların trajik sonu, bilginin bir "meta" veya "kariyer basamağı" haline getirilmesinin sonucudur. Bilgi, kalbe inip ahlaka dönüşmediğinde, sadece sahibinin vebalini artıran bir yüke dönüşür.
Şeytani strateji, günahı hiçbir zaman çıplak ve çirkin haliyle sunmaz; ona estetik bir kılıf giydirir. Modern zamanın Müslüman aktivisti için en büyük tehlike, kibrin ve enaniyetin "dava aşkı" ambalajıyla gelmesidir.
Kötülük, "daha çok insana ulaşma" veya "başarı" maskesiyle kalbe sızar.
Eğer bir eylem, Allah’ın rızasından ziyade nefsin alkışlanma arzusuna hizmet etmeye başlamışsa, orada pusula sapmış demektir. Ego, kutsal kavramlarla makyajlandığında, tespit edilmesi en zor manevi kansere dönüşür.
Günümüz fenomenlerinin ve kanaat önderlerinin en çetin imtihanı, kendi elleriyle inşa ettikleri "dijital fildişi kuleleri"dir. Bu yeni nesil sosyal hiyerarşide üç temel semptom baş göstermektedir:
Asimetrik Etkileşim: Herkesten sınırsız beğeni ve onay beklemek; ancak hiç kimseyi takip etmeye veya fikirlerine değer vermeye layık görmemek.
Sayısal Putperestlik: Hakikatin hatırını değil, izleyici ve takipçi sayısını kutsallaştırmak. Sohbet edilecek mekânı, muhatabın ihtiyacına göre değil, kameranın açısına ve rakamların büyüklüğüne göre seçmek.
Protokol Hayranlığı: Güç sahiplerine ve bürokrasiye gösterilen mürai ilginin, davanın asıl yükünü çeken "isimsiz emektarlardan" esirgenmesi.
Bu savrulmalar, tevazu ve mahviyet üzerine inşa edilmesi gereken bir davanın, elitist bir "seçkinler kulübü “ne dönüşmesine neden olmaktadır.
Çözüm nedir?
Kalbi Bir "Emar" (MR) ve Öz-Eleştiridir…
Fiziksel hastalıkların tespiti için kullanılan tıbbi görüntüleme yöntemleri gibi, her kanaat önderinin kendi iç dünyasının "Manevi Emarını" çekmesi bugün bir zorunluluktur. Kendi kalbindeki kibri, riyayı ve samimiyetsizliği teşhis edemeyen bir bünye, sadece kendisi hasta olmakla kalmaz; hitap ettiği kitlelere de bu manevi virüsü bulaştırır.
Gerçek tedavi; sürekli "yeni bir şeyler söyleyerek" dikkat çekme telaşından kurtulup, "kendi nefsini terbiye etme" aslına rücu etmekle başlar. Unutulmamalıdır ki; kendini eğitmeyen bir eğitimcinin başkasına vereceği tek şey, derin bir "yankılı boşluktur."
İlahi rızayı kazanma iddiasıyla yola çıkıp, nefsin "tanınma ve bilinme" arzularına kurban gitmek, ebedi hayat adına ne acı bir kayıptır! Radara girmemek, temkinli yürümek ve her an "niyet" tazelemek zorundayız. Çünkü Allah rızası, sayısal çokluğun kalabalığında değil, kalbin tenha köşelerindeki samimiyettedir.

