Kahve Kitap
Mahmut Eraslan
Köşe Yazarı
Mahmut Eraslan
 

Düğüne Giden Ağlar,Ölüye Giden Oynar mı?

Bizim Konya’da "Düğüne giden oynar, ölüye giden ağlar" meşhur bir sözdür. Geçtiğimiz günlerde ağabeyimin eşi, aynı zamanda amcamızın kızı vefat etti. Cenaze için memlekete gittik; ancak gördüğüm manzara karşısında sarsıldım. Artık ölüm bir nasihatçi, bir uyarıcı olmaktan çıkmış gibiydi. Cenaze evine değil de sanki köy kahvesine gitmiştim. ​Taziye evinde ölümün o vakur sessizliği dışında her şey konuşuluyordu: Siyasetten ticarete, hatta müstehcen konulara kadar... Ne ölümün verdiği mesajın idrakine varıldı ne de Kur’an okunup bir kelam sohbet edilebildi. Sanki ateş artık düştüğü yeri bile yakmıyor, sadece düştüğü kalbin küçük bir köşesinde cılız bir sızı olarak kalıyor. Akrabalık bağlarının, "amca kızı" ya da "abi eşi" gibi yakınlıkların bile bu vurdumduymazlığı kıramaması, toplumun derin bir duygusal erozyona uğradığının en acı kanıtıdır. ​Garip bir dönüşüm içerisindeyiz. Düğünlerimiz eğlencenin ötesine geçti; kültürümüze, geleneğimize ve inanç yapımıza uymayan tuhaf bir gösteriş panayırına dönüştü. Ölüme ağlamak, matem tutmak artık çok gerilerde kaldı. İnsanlar en yakınlarına taziyelerini bile bir kısa mesajla geçiştirir oldu. Daha düne kadar acının paylaşılarak hafiflediği, sevincin bölüşüldükçe bereketlendiği o nahif günlerimiz vardı; insan insanın yarasına merhemdi. Şimdi ise ruhumuzun kimyası bozuldu; evlerimiz genişledi ama vicdanlarımız daraldı. ​Eskiler ölümü, "asude bir bahar ülkesine" açılan bir kapı ve en büyük vâiz-i sâmit (sessiz nasihatçi) olarak görürlerdi. Bir cenazeye gitmek, sadece bir bedeni toprağa emanet etmek değil; kendi nefsinin kibrini, hırsını ve dünya telaşını da o tabutla birlikte musallaya yatırmaktı. Oysa bugün musalla taşının başında bile "benlik" hırkasını çıkaramıyoruz. Merhumun son yolculuğunda dahi dünya kelamının gürültüsüyle ölümün o muazzam sessizliğini boğuyoruz. ​​Eskiden bir cenaze evinde komşular televizyon açmaz, yüksek sesle konuşmaz; kelimeler fısıltıyla seçilir, perdeler hüzne ayarlanırdı. Bugün ise tabutun hemen yanı başında sosyal medya hesaplarını kontrol eden, hayatın sıradanlığına gülümseyen, ölüm sanki sadece başkasına gelmiş gibi davranan hissiz bir kitle türedi. Düğünlerimiz bir yuvanın kutsiyetinden kopup "desinler" esiri bir nümayişe dönüşürken, asıl büyük yıkımı hayatın en çıplak gerçeği olan ölüm karşısında yaşıyoruz. ​İmamın o meşhur "Nasıl bilirdiniz? Hakkınızı helal ediyor musunuz?" sualleri, artık kalpten gelen bir şehadetten ziyade bir tören protokolüne dönüştü. Oysa o an, insanın kendine sorması gereken en sarsıcı soru şudur: ​"Yarın bu tabutta ben olacağım; peki, peşinden koştuğum bu dünya telaşı ne kadar gerçek?" ​Ölüm, insanın dünya krallıklarının üzerine yağan bir kardır; her şeyi örter ve her şeyi eşitler. Eğer ölüye giden tefekkür etmiyor, hâlâ dünyalık hesabın peşinde koşuyorsa; o kişinin ruhu, bedeninden cenazeden çok önce ayrılmış demektir. Ölüm hâlâ en yüksek sesle nasihat etmeye devam ediyor. Toprak altına giren her can, geride kalanlara: "Vakit dar; kalp kırmayın, hak yemeyin, dünyayı kalbinize hapsetmeyin" diye fısıldıyor. ​Celaleddin-i Rumi şöyle der: "Ölüm bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur." Biz bu köprüyü yıktığımızdan beri ne yaşamın tadını alabiliyoruz ne de ölümün heybetini kavrayabiliyoruz. Düğününde "edep"ten, cenazesinde "keder"den mahrum kalmış bir neslin yeniden dirilişi; ancak musalla taşındaki o tabuta bakıp "Bu benim sıram olabilirdi" dediği gün başlayacaktır. ​Aksi halde, ölüye gidenin dahi "oynadığı" bu garip dünya tiyatrosunda hepimiz, ruhunu kaybetmiş birer figüran olarak kalacağız.
Ekleme Tarihi: 12 Mayıs 2026 -Salı
Mahmut Eraslan

Düğüne Giden Ağlar,Ölüye Giden Oynar mı?

Bizim Konya’da "Düğüne giden oynar, ölüye giden ağlar" meşhur bir sözdür. Geçtiğimiz günlerde ağabeyimin eşi, aynı zamanda amcamızın kızı vefat etti. Cenaze için memlekete gittik; ancak gördüğüm manzara karşısında sarsıldım. Artık ölüm bir nasihatçi, bir uyarıcı olmaktan çıkmış gibiydi. Cenaze evine değil de sanki köy kahvesine gitmiştim.

​Taziye evinde ölümün o vakur sessizliği dışında her şey konuşuluyordu: Siyasetten ticarete, hatta müstehcen konulara kadar... Ne ölümün verdiği mesajın idrakine varıldı ne de Kur’an okunup bir kelam sohbet edilebildi. Sanki ateş artık düştüğü yeri bile yakmıyor, sadece düştüğü kalbin küçük bir köşesinde cılız bir sızı olarak kalıyor. Akrabalık bağlarının, "amca kızı" ya da "abi eşi" gibi yakınlıkların bile bu vurdumduymazlığı kıramaması, toplumun derin bir duygusal erozyona uğradığının en acı kanıtıdır.

​Garip bir dönüşüm içerisindeyiz. Düğünlerimiz eğlencenin ötesine geçti; kültürümüze, geleneğimize ve inanç yapımıza uymayan tuhaf bir gösteriş panayırına dönüştü. Ölüme ağlamak, matem tutmak artık çok gerilerde kaldı. İnsanlar en yakınlarına taziyelerini bile bir kısa mesajla geçiştirir oldu. Daha düne kadar acının paylaşılarak hafiflediği, sevincin bölüşüldükçe bereketlendiği o nahif günlerimiz vardı; insan insanın yarasına merhemdi. Şimdi ise ruhumuzun kimyası bozuldu; evlerimiz genişledi ama vicdanlarımız daraldı.

​Eskiler ölümü, "asude bir bahar ülkesine" açılan bir kapı ve en büyük vâiz-i sâmit (sessiz nasihatçi) olarak görürlerdi. Bir cenazeye gitmek, sadece bir bedeni toprağa emanet etmek değil; kendi nefsinin kibrini, hırsını ve dünya telaşını da o tabutla birlikte musallaya yatırmaktı. Oysa bugün musalla taşının başında bile "benlik" hırkasını çıkaramıyoruz. Merhumun son yolculuğunda dahi dünya kelamının gürültüsüyle ölümün o muazzam sessizliğini boğuyoruz.

​​Eskiden bir cenaze evinde komşular televizyon açmaz, yüksek sesle konuşmaz; kelimeler fısıltıyla seçilir, perdeler hüzne ayarlanırdı. Bugün ise tabutun hemen yanı başında sosyal medya hesaplarını kontrol eden, hayatın sıradanlığına gülümseyen, ölüm sanki sadece başkasına gelmiş gibi davranan hissiz bir kitle türedi. Düğünlerimiz bir yuvanın kutsiyetinden kopup "desinler" esiri bir nümayişe dönüşürken, asıl büyük yıkımı hayatın en çıplak gerçeği olan ölüm karşısında yaşıyoruz.

​İmamın o meşhur "Nasıl bilirdiniz? Hakkınızı helal ediyor musunuz?" sualleri, artık kalpten gelen bir şehadetten ziyade bir tören protokolüne dönüştü. Oysa o an, insanın kendine sorması gereken en sarsıcı soru şudur:

​"Yarın bu tabutta ben olacağım; peki, peşinden koştuğum bu dünya telaşı ne kadar gerçek?"

​Ölüm, insanın dünya krallıklarının üzerine yağan bir kardır; her şeyi örter ve her şeyi eşitler. Eğer ölüye giden tefekkür etmiyor, hâlâ dünyalık hesabın peşinde koşuyorsa; o kişinin ruhu, bedeninden cenazeden çok önce ayrılmış demektir. Ölüm hâlâ en yüksek sesle nasihat etmeye devam ediyor. Toprak altına giren her can, geride kalanlara: "Vakit dar; kalp kırmayın, hak yemeyin, dünyayı kalbinize hapsetmeyin" diye fısıldıyor.

​Celaleddin-i Rumi şöyle der: "Ölüm bir köprüdür, dostu dosta kavuşturur." Biz bu köprüyü yıktığımızdan beri ne yaşamın tadını alabiliyoruz ne de ölümün heybetini kavrayabiliyoruz. Düğününde "edep"ten, cenazesinde "keder"den mahrum kalmış bir neslin yeniden dirilişi; ancak musalla taşındaki o tabuta bakıp "Bu benim sıram olabilirdi" dediği gün başlayacaktır.

​Aksi halde, ölüye gidenin dahi "oynadığı" bu garip dünya tiyatrosunda hepimiz, ruhunu kaybetmiş birer figüran olarak kalacağız.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanagundemi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
bizim mekan çemberleme makinası kurumsal web dini chat