İnancımızın ve medeniyetimizin bizlere sunduğu, heyecanla beklenen iki büyük manevi zirve vardır: Ramazan ve Kurban Bayramı. Her iki bayram da aslında arkalarında barındırdıkları yoğun ibadetlerin, sabrın ve fedakârlığın ardından hak edilen birer mükâfattır. Dolayısıyla bayramı karşılamak; onun anlamına, ruhuna ve asaletine uygun bir duruş sergilemeyi, hayatı buna göre planlamayı gerektirir.
Bayram, her şeyden önce bir vuslat günüdür. Aileyle, akrabayla, dostlarla ve sevdiklerimizle bir araya gelme, aradaki mesafeleri eritip hasret giderme vaktidir. Hayatımızın merkezinde yer alması gereken anne ve babalarımız, dedelerimiz ve ninelerimiz, bu günlerde kendilerini yalnız hissetmemelidir. Onlar, dualarıyla bizleri ayakta tutan mübarek çınarlarımızdır; bu yüzden her bayram planının en başında ve en özel yerinde onlar olmalıdır.
Müminin bayramı, aslında bir gün öncesinden, Arefe günü başlar. Arefe; hem zahiri hem de batıni bir hazırlık, bir temizlik vaktidir. Abdestler alınır, boy abdestleri ifa edilir; beden temizliği ve saç tıraşı ile dış dünyada bir arınma gerçekleştirilir. Bayram sabahı için en güzel, en temiz, imkân varsa yeni elbiseler özenle hazırlanır. Çünkü bayram, kulun hem Rabbine hem de toplumuna karşı en temiz, en nezih haliyle çıkma günüdür.
Bu mübarek sabahın ilk adımı, şüphesiz ki bayram namazıdır. Müminler, dillerinde tekbirlerle camileri doldurur; zengin-fakir, yaşlı-genç ayrımı olmaksızın aynı safta omuz omuza verirler. Bayramın coşkusu ilk olarak seccadelerin üzerinde, hep birlikte edilen dualarla hissedilir. Namaz çıkışında gönüller birleşir, ardından evlere dönülür. Özenle hazırlanan kahvaltı sofraları, börekler, çörekler eşliğinde aile içi muhabbet başlar ve bayramın sıcaklığı tüm yuvayı sarar.
Geleneksel kültürümüzün en naif, en zarif halkası olan bayramlaşmalar, ne yazık ki dijitalleşen modern dünyada derin bir yara almıştır.
Unutmayalım ki: Anneye, babaya ya da büyüklere kuru bir kısa mesaj atmak, hatta sadece görüntülü bir aramayla yetinip bayramı geçiştirmek, bayramın ruhunu zedeler.
İmkânlar ve şartlar elverdiği müddetçe; büyüklerin dizinin dibine çökmek, o mübarek elleri öpmek, kokularını içine çekmek ve onlarla aynı havayı solumak bizim en asil geleneğimizdir. Bayram, ekranların arkasında değil, bir arada olunca bayramdır. Çünkü bayramın asıl zenginliği, cüzdanlardan harcanan parayla değil; gönüllerden kopan sevgi, şefkat ve sadakayla ölçülür.
Elbette yoğun iş temposu, hayat koşturmacası ve modern yaşamın getirdiği yorgunluklar arasında insanların dinlenmeye, tatil yapmaya ihtiyacı vardır. Bunu tercih edenlere bir sözümüz olamaz. Ancak bayramı tamamen bir "tatil kültürü" olarak kodlayıp; sıla-i rahmi, konu komşuyu, yetimi, öksüzü ve muhtacı unutmak büyük bir manevi kayıptır.
Bizim inancımızda ve kültürümüzde bayram;
Akrabaların ve komşuların kapısının muhabbetle çalındığı,
Kırgınlıkların unutulduğu, küslerin barıştığı,
Verilen sadaka ve zekâtlarla toplumsal adaletin ve paylaşmanın zirveye ulaştığı,
Kabristan ziyaretleriyle geçmişin yâd edildiği ve hayatın geçiciliğinin derinden tefekkür edildiği müstesna bir zaman dilimidir.
Mümin, bu özel günleri sadece fiziki bir eğlenceden ibaret görmez. Günlerini daha sakin, daha sade bir ortamda, hem kendi ruhunu tefekkürle besleyerek hem de sevdikleriyle hemhal olarak değerlendirir.
Özümüze, inancımıza, köklü gelenek ve göreneklerimize dönerek; bayramı bir tatil havasında hızla "tüketmek" yerine, maneviyatını sindire sindire "yaşamak" en büyük sorumluluğumuzdur.
Ben bayramı bayram tadında, kendi gelenek kültür ve inancıma uygun şekilde değerlendireceğim inşallah.

