Yürüdükçe ayaklarının altında toz yükseliyordu. Bir zamanlar hayatın aktığı sokaklar, şimdi uçsuz bucaksız bir kum ve moloz yığınına dönmüştü.
Zehra bir an durdu.
Kardeşleriyle kahkahalar atarak oynadığı, çocuk seslerinin sokaklara yayıldığı günler geldi aklına. Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Oyunlardan sonra eve dönüşünü, annesinin onu karşılayışını, saçlarını sabırla ve özenle tarayışını hatırladı.
Sanki zaman durmuştu.
Sanki annesinin narin elleri hâlâ saçlarının arasında dolaşıyordu.
Bir arabanın takır tukur sesiyle irkildi. Başını kaldırıp çevresine baktı. Bombaların çelik yumruğu binaları parçalamış, sokakları tanınmaz hâle getirmişti. Bir zamanlar yuva olan yerlerde şimdi taş üstünde taş kalmamıştı.
İnsanlığın, merhametin ve yaşam hakkının böylesine tartışılır hâle geldiği bu topraklarda çocuk olmak bile ağır bir imtihandı.
Biraz ileride çadırlarını gördü.
Derin bir nefes aldı, kendini toparladı ve çadırın girişindeki perdeyi araladı.
— Selamünaleyküm, canım kardeşlerim!
Sesi neşeliydi. Yüzünde tebessüm vardı.
Oysa içinde kimsenin göremediği büyük bir kor taşıyordu.
Annesini kaybettikten sonra kardeşlerine annelik yapmak ona kalmıştı. Daha on iki yaşındaydı. Okuması, oyun oynaması, ilim öğrenmesi, annesinin dizine başını koyması gereken bir yaştaydı.
Ama hayat, onu erkenden büyütmüştü.
— Cemal, bak sana ne getirdim!
Cemal heyecanla ablasının eline baktı.
Zehra’nın ona verebildiği şey, bir oyuncağın çok uzağındaydı. Küçücük, kuru bir ekmek parçası…
Ama Cemal’in gözleri ışıldadı.
Sanki dünyanın en güzel oyuncağını almıştı.
Ekmeği iki eliyle tuttu, yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
Zehra kardeşini seyrederken düşündü:
Bir yerde insanlar sahip olduklarının fazlasından şikâyet ederken, bir başka yerde küçücük bir ekmek parçası çocuğun dünyasını bayrama çevirebiliyordu.
Mevlânâ’ya atfedilen şu söz geldi aklına:
“Sizin derdiniz, bir başkasının nimeti olabilir.”
Heyhat…
Bir yanda dolapları taşanlar, diğer yanda bir lokma ekmekle sevinenler…
Bir süre sonra Zehra kardeşlerine döndü.
— Annemizi ziyarete gidelim mi?
Çadırın içi bir anda çocuk sesleriyle doldu.
— Evettt!
Muhammed koşarak geldi. Elinde küçücük bir çiçek vardı.
— Abla, bunu anneme götürelim mi?
Zehra’nın gözleri doldu.
Kardeşine sarıldı.
— Elbette, ablasının kuzusu. Götürelim.
Babaları yanlarında değildi fakat zaman zaman annelerinin mezarını ziyaret etmelerine izin veriyordu.
Dört kardeş yola çıktı.
Dört, sekiz, on ve on iki yaşlarında dört çocuk…
Annelerinin mezarı çok uzakta değildi.
Yürürlerken uzaktan silah sesleri geliyordu. Bu sesler artık hayatlarının bir parçası olmuştu. Çok yakından ve çok şiddetli gelmedikçe dönüp bakmıyorlardı bile.
Birden büyük bir patlama duyuldu.
En küçükleri Zeynep korkuyla Zehra’nın bacağına sarıldı.
— Abla…
Zehra eğilip kardeşinin başını okşadı.
— Korkma, az kaldı.
Ama çevrelerindeki insanların koşuşturmaya başlaması çocukları daha da tedirgin etti.
Derken mezarlığa ulaştılar.
Annelerinin mezarını gördükleri anda korkuları sanki bir süreliğine kayboldu.
Zeynep’in yüzünde güller açtı.
Koşmaya başladı.
— Dur, koşma Zeynep! diye seslendi Zehra.
Ama küçük kız çoktan mezara ulaşmıştı.
— Anne! Anne! Bak, ben geldim! Sana çiçek getirdik!
Tatlı, peltek diliyle konuşuyor; elindeki küçücük çiçeği annesinin mezarına bırakmaya çalışıyordu.
Zehra uzaktan kardeşini izledi.
Bir kız çocuğu için anne neydi?
Bir anne için evladı neydi?
Belki üzerine ciltlerce kitap yazılsa yine eksik kalırdı.
Tam o sırada gökyüzünü yırtan bir ses duyuldu.
Sonra büyük bir patlama…
Zehra ne olduğunu anlayamadı.
Toprak havaya kalktı.
Kulaklarında keskin bir uğultu başladı.
Her şey yavaşladı.
Kardeşlerinin seslerini duymaya çalışıyordu ama yalnızca boğuk sesler işitiyordu.
Zeynep yerdeydi.
Muhammed ve Cemal yaralıydı.
Zehra kalkmak istedi fakat bedeni ona itaat etmiyordu.
Sonra her şey karardı.
Saatler sonra gözlerini açtığında üzerinde beyaz bir hastane lambası vardı.
Nerede olduğunu anlamaya çalıştı.
Kalkmak istedi.
İnsan doğrulurken farkında olmadan elinden destek almak ister ya…
Zehra da öyle yaptı.
Ama sağ tarafında garip bir boşluk hissetti.
Baktı.
Kolunun ucu kalın sargılar içindeydi.
Elini göremiyordu.
Bir an nefesi kesildi.
Gözleri doldu.
Üst üste gelen acılar küçücük bedenine ağır geliyordu.
Dudakları titredi.
Sonra annesinin en zor zamanlarda söylediği sözleri hatırladı.
Gözlerinden yaşlar süzülürken fısıldadı:
— Hasbunallahi ve ni’mel vekil… Ve ni’mel Mevlâ ve ni’men nasîr…
Biraz ötede Doktor Sümeyye onu izliyordu.
Gözlerinden yaşlar akıyordu.
Ağlaması gerekenin karşısındaki küçük kız olduğunu düşündü.
Ama Zehra’nın yüzünde başka bir hâl vardı.
Acı vardı.
Hüzün vardı.
Fakat aynı zamanda insanı şaşırtan bir metanet vardı.
Sümeyye, Gazze’ye geldiğinden beri buna defalarca şahit olmuştu.
İçinden hep aynı soruyu soruyordu:
“Bu insanlar bu gücü nereden buluyor?”
Yanına gelen hemşirenin sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı.
— Sümeyye Hocam, acile ağır bir yaralı daha getirildi. Size ihtiyaç var.
Sümeyye hemen acil müdahale odasına geçti.
Hastanede şartlar çok ağırdı. Malzeme sınırlı, yaralı sayısı fazlaydı. Doktorlar ve hemşireler ellerindeki imkânlarla insanları hayatta tutmaya çalışıyordu.
Sümeyye genç ve başarılı bir doktordu.
Uzmanlığını yeni tamamlamıştı. İngilizce ve Arapçayı iyi derecede biliyordu. Üniversiteden mezun olduktan sonra göreve başlamış, iki yıl sonra gönüllü olarak Gazze’ye gelmişti.
Buraya gelirken neyle karşılaşacağını az çok biliyordu.
Fakat görmek başka, yaşamak başkaydı.
İşini tamamlar tamamlamaz Zehra’nın bulunduğu bölüme döndü.
Karşılaştığı manzara karşısında bir süre olduğu yerde kaldı.
Zehra, kendi acısını unutmuş gibiydi.
Sedye yetersizliği nedeniyle aynı sedyede yan yana yatırılan kardeşlerinin başında duruyor, onları öpüyor, saçlarını okşuyordu.
— Korkmayın, ben buradayım, diyordu.
Çocukların yüzlerinde belli belirsiz tebessümler vardı.
Sümeyye’nin içi sızladı.
Bir oyuncağı paylaşamadıkları için tartışan çocukları da görmüştü.
Şimdi ise küçücük çocukların aynı sedyeyi paylaşarak birbirlerine teselli verdiğini görüyordu.
Yavaşça Zehra’nın yanına yaklaştı.
— Zehra, seni yatağına alabilir miyim?
Zehra utangaç bir ifadeyle başını salladı.
Sümeyye onu muayene etmeye başladı.
— Sırtını biraz açman gerekiyor. Seni dinlemem lazım.
Zehra çekindi.
Sümeyye bunu fark etti.
— Merak etme. Sadece durumuna bakacağım.
Zehra sessizce söyleneni yaptı.
Muayene bittikten sonra Sümeyye onun yanına oturdu.
Saçlarını okşadı.
— Zehra, bir arkadaşım geliyor. Çok iyi bir cerrah. Gerekli malzemeleri de getiriyor. Elin için elimizden geleni yapacağız.
Zehra gözlerini doktora çevirdi.
Sümeyye devam etti:
— Sana söz veremem. Ama elimizden gelen her şeyi yapacağız. Sonrasını Rabbimize bırakacağız.
Zehra’nın gözlerinde ilk defa küçük bir umut ışığı belirdi.
Sümeyye onun saçlarını okşarken Zehra yine annesini hatırladı.
Gülümsedi.
— Allah razı olsun, doktor abla, dedi.
Tam o sırada Sümeyye’nin telefonu çaldı.
Arayan Fatih’ti.
Fatih, üniversite yıllarından tanıdığı bir meslektaşıydı. Bazı konularda farklı düşünseler de insani yardım çalışmalarında zaman zaman birlikte görev yapmışlardı.
— Efendim, Fatih?
— Hazırım. Hastayı hemen alabiliriz.
Fatih başka bir ameliyat için Antalya’dan gelmişti. Aslında o gün geri dönecekti. Fakat Sümeyye’nin ricası üzerine Zehra’nın ameliyatı için kalmaya karar vermişti.
Hazırlıklar hızla tamamlandı.
Zehra ameliyathaneye götürüldü.
Kapılar kapandı.
Zorlu bir saat başladı.
Doktorlar zamanla yarışıyordu.
Dakikalar geçtikçe umutla endişe birbirine karışıyordu.
Ve sonunda ameliyathanenin kapısı açıldı.
Sümeyye derin bir nefes aldı.
Operasyon, bütün zorluklara rağmen iyi geçmişti.
Zehra’nın kopan eli yeniden yerine dikilmişti.
Normal şartlarda başarı ihtimalinin giderek azaldığı bir zaman diliminden sonra gerçekleştirilen operasyon umut verici görünüyordu.
Zehra saatler sonra yeniden gözlerini açtığında ilk olarak eline baktı.
Sargılar içindeydi.
Ama oradaydı.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Dudaklarından yalnızca iki kelime çıktı:
— Elhamdülillah…
Zehra eline yeniden kavuşmuştu.
Ama o gün yalnızca bir el yeniden yerine dikilmemişti.
Yıkıntıların, acının ve kayıpların ortasında küçücük bir çocuğun kalbine yeniden bir parça umut da dikilmişti.

