Geçmişten bu yana sürekli söylediğimiz ve yazdığımız, adeta “mottolaştırdığımız” “Hedef Türkiye” gerçeği, Batılıların zihninde hiçbir zaman yerini ve önemini kaybetmiyor.
Dört bir tarafı ateş çemberiyle çevrili olan Türkiye’nin eskitilmeyen ama yeniden güncellenen püsküllü belası, yine gündemin merkez üssü hâline getirilmiştir. İsrail ile Yunanistan arasında, Atina ve özellikle de yönetimi taşeronlaştırılarak yürütülen derin ve karanlık bir askerî ortaklık belirgin ve görünür kılınmıştır.
Ne tuhaftır ki tam da bu süreçte Yunanistan’da, Türkiye ile olası bir savaşın senaryoları hazırlanıyor. Üstelik aynı gün, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve ekibinden, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) yargılanması için acilen bir dosya düzenlenmesi istendi.
Soruyu kendi kendinize yöneltin: “Böyle bir zamanlama tesadüf olabilir mi?” diye. “Kesinlikle olamaz!” mı dediniz?
Türkiye Ne Zaman İçeriye Dönse, Saldırılar Oluşuyor
Geçmiş yazılarımızın birçoğunda da belirttiğimiz üzere; özellikle Batılı, sözde dost ve müttefik ülkeler Türkiye ile alakalı bir plan veya program kurmak istemişlerse ya Türkiye’yi bir şeylerle meşgul edecek desiseler üretiyorlar ya da Türkiye’nin dikkatini içeriye çevirdiği, kendi iç meseleleriyle uğraştığı dönemlerde dışarıdan, Türkiye’nin aleyhine olacak çok önemli, kritik ve büyük operasyonlar yürütüyorlar. Bunların hiçbiri tesadüf değildir ve olamaz da.
Bugünlerde de yine tam olarak böyle bir durum yaşıyoruz.
Türkiye, kendi içine dönmüş ve haklı olarak gündemdeki fon krizini tartışıp çözüm yolları oluşturmaya çalışırken, hemen yanı başında veya biraz daha ötede, sınırlarının dışında ama içeriye yönelik çok sinsi planlar hazırlanmıştır.
Özellikle biri güneyden, diğeri kuzeybatıdan olmak üzere ikili bir plan kurulmaya çalışılmaktadır.
Her iki planda da soykırımcı İsrail ve onun yöneticisi Netanyahu başrolde yer almaktadır. Birbirinden ayrı gibi görünse de aslında girift bir şekilde iç içe geçmiş, birbiriyle ilintili planlamalardır.
Kimse Türkiye Halkına Masal Anlatmasın
Öncelikle, en sonda söyleyeceğimi en başta belirteyim: Olası bir Türkiye-Yunanistan çatışmasında ya da savaşında NATO, 5. maddesini asla Türkiye lehine çalıştırmaz. Aksine; Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Fransa ve Avrupa Birliği, NATO’nun doğrudan Yunanistan’ın yanında saf tutmasını ister ve bunu sonuna kadar destekler.
İşte tam da bu amaçla, yani Yunanistan’ın “saldıran taraf” gibi görünmemesi ve Türkiye’nin hamle yapmaya zorlanması için, uluslararası anlaşmalara göre silahlandırılması kesinlikle yasak olan Ege Adaları, kışkırtıcı bir şekilde askerî yığınaklarla donatılıyor. Atina’ya pervasızca saldırgan tavırlar sergilettirilerek Türkiye’nin bu provokasyonlar karşısında sabrının taşması ve “Çılgın Türkler” olarak sahaya inmesi hedefleniyor. Zemin buna göre hazırlanıyor.
İsrail ile Yunanistan arasında hava ve deniz savunma sistemlerini ve lojistik destekleri kapsayan milyarlarca dolarlık ortaklığın asıl nedeni de budur. Bu nedenle, Türkiye Yunanistan’a saldırmazsa “ters bayrak operasyonu” yapabilmek için İsrail’in hava savunma sistemlerinin kullanım yetkisini Yunanistan’a vermediği ileri sürülmektedir.
Planlarının ana omurgası; ani bir saldırıyla Türkiye’nin 24 saat içinde savunma gücünü felç etmek, toplumda büyük bir moral çöküntüsü yaşatmak ve böylece dâhilî ve haricî bedhahlarının da desteğini arkalarına alarak masaya “yenilmiş bir Türkiye” ile oturmaktır.
Oysa çok iyi biliyorlar ki Türkiye, başta Yunanistan ve İsrail olmak üzere onlara destek veren tüm müttefiklerin askerî güçlerini en fazla 72 saat içinde yerle bir edecek kudrettedir. Hesaplarını da aslında bu korku ve gerçeklik üzerinden yapıyorlar.
Garip bir şekilde İsrail, Türkiye aleyhine salvolar savururken Netanyahu’nun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın UCM’de yargılanması için dosya siparişi vermesi de tam olarak bu sinsi stratejinin önemli bir parçasıdır.
Şimdi tekrar, bir kez daha düşünün: Yunanistan’da Türkiye-Yunanistan savaş senaryoları yazılırken, eş zamanlı olarak Netanyahu ve ekibinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan aleyhine yüksek perdeden tehditler savurması sizce bir rastlantı mıdır? Asla değildir.
İsrail’de Değişmeyen Türkiye Düşmanlığı: 27 Ekim Anketleri ve “Erdoğan Afişleri”
İsrail’de 27 Ekim 2026’da yapılacağı açıklanan parlamento seçimleri yaklaşırken Netanyahu, içerideki yenilgisini ve siyaset arenasındaki tıkanıklığını giderebilmek için Türkiye düşmanlığını tarihinin zirvesine taşımayı başarmıştır.
İsrail’in kendi yayın organlarında, Kan News ve Channel 12 tarafından yayımlanan son kamuoyu yoklamaları, ne Netanyahu liderliğindeki aşırı sağcı blokun ne de karşısında yer alan blokun hükümet kurabilmek için gereken 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşabildiğini gösteriyor.
Koltuğu sallantıda olan Netanyahu, oylarını artırabilmek adına yeni bir hamleye daha imza atarak Tel Aviv sokaklarına, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafının da bulunduğu “Onlar Netanyahu’nun kaybetmesini istiyor” yazılı propaganda afişleri astırmıştır.
Anketlerde kim önde veya geride görünürse görünsün, Netanyahu karşısındaki muhalif blok veya ittifak, kendi iktidarlarında ABD’nin de baskısıyla diplomatik tonda geçici bir yumuşama sinyali vermeye çalışmaktadır. Ancak asla ve kat’a unutulmamalıdır ki askerî doktrin açısından İsrail’i kim yönetirse yönetsin; Arz-ı Mev’ud hayallerinden, Doğu Akdeniz’deki deniz sınırları meselesinden, KKTC ambargolarından, Yunanistan ile yapılan milyarlarca dolarlık askerî anlaşmalardan, işgal ve katliam politikalarından hiçbirinin Netanyahu’dan geri kalır yanı olmayacaktır.
İsrail’deki Koltuk Değişimine Kimse Aldanmasın
İsrail’de yapılacak seçimlerde sadece koltuktaki isim değişebilir; yönetim kademesinden en tabana kadar süregelen politikaların hiçbir şey değiştirmeyeceği düşünülmektedir.
Dünyanın İsrail’e yönelik öfkesini ve bakışını yumuşatmak adına Netanyahu’nun ipini çekenler, seçim süreci ve yeni başbakan üzerinden küresel kamuoyunu sakinleştirmeye çalışacaklardır.
Özellikle Batılı güçlerle birlikte İbrahim Anlaşmaları kapsamında destek olanlar, algı ve manipülasyon mühendislerinin propagandaları vasıtasıyla dünyaya sahte bir “suhulet ve itidal” pompalayacaklardır.
İsrail’i yöneten Netanyahu’nun yerine ister Eisenkot, ister Bennett, isterse Liberman gelsin; değişen tek şey koltukta oturan isim olacaktır.
Bu nedenle ekim ayındaki seçimlerden kimse ümitvar olmasın ve bu değişime büyük anlamlar yüklemesin.
İsrail’in başına kim gelirse gelsin, o soykırımcı terör aygıtının ve onu destekleyen toplumsal zeminin orada durmaya ve insanlığı tehdit etmeye devam edeceği düşünülmektedir.
Yönetimin başında kim bulunursa bulunsun; İsrail’in, işgale giriştiği ilk günlerden bu yana sürdürdüğü yayılmacı ve yerinden etmeye dayalı politikalarından vazgeçmeyeceği savunulmaktadır.
Çünkü İsrail’in terör, işgal, katliam, etnik temizlik, ırkçılık ve saldırganlık üzerine kurulu olduğu ileri sürülen Siyonizm doktrininin, partiden partiye veya kişiden kişiye değişmediği görüşü savunulmaktadır. Yönetim koltuğuna oturanlar arasında olsa olsa yalnızca ton ve isim farkı olduğu öne sürülmektedir. İsrail’in yönetim ideolojisinin ve toplumdaki önemli bir kesimin tercihlerinin de maalesef bu politikaları besleyen aynı zeminde durduğu iddia edilmektedir.

