Geçtiğimiz ay Adana’nın güvenlik ve asayiş çalışmalarına ilişkin önemli bir rapor kamuoyuyla paylaşıldı.
Bu rapor, bir yönüyle hâlipürmelalimizi ortaya koyarken diğer yönüyle Adana’mızın geleceği adına hangi konulara öncelik vermemiz gerektiğini göstermesi bakımından üzerinde ciddiyetle durulması gereken veriler içeriyordu.
Adana Valimiz Sayın Mustafa Yavuz, geçtiğimiz ay düzenlenen güvenlik ve asayiş bilgilendirme toplantısında, 2026 yılının ilk dokuz ayında gerçekleştirilen operasyonlara ilişkin dikkat çekici açıklamalarda bulunmuştu.
Özellikle uyuşturucuyla mücadele kapsamında ele geçirilen maddelerin miktarı oldukça çarpıcıydı.
Vali Yavuz'un açıklamasına göre;
“194 bin 22 kilogram esrar, bin 424 kilogram eroin, 159 bin 765 adet ecstasy, 2 milyon 922 bin 663 adet Captagon ve 4 milyon 606 bin 396 adet sentetik ecza ele geçirilmiştir.”
Aynı toplantıda, 2026 yılının ilk dokuz ayında gerçekleştirilen operasyon sayısının geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 10 artarak 7 bin 510’a ulaştığı ifade edildi.
Yani Adana’da her gün ortalama 28 operasyon gerçekleştirilmiş.
Yine aynı dönemde 4 bin 136 kişinin çıkarıldıkları adli merciler tarafından tutuklandığı, 1.316 kişi hakkında ise adli kontrol kararı verildiği açıklandı.
Başka bir ifadeyle, dokuz aylık süreçte yalnızca bu iki karar kapsamında günlük ortalama 20 kişi hakkında adli işlem sonucunda karar verilmiş.
Elbette açıklanan veriler arasında olumlu gelişmeler de vardı. Kişilere karşı işlenen bazı önemli suç türlerinde yüzde 9,4, mal varlığına karşı işlenen suçlarda ise yüzde 17,6 oranında azalma yaşandığı belirtiliyordu.
Güvenlik birimlerimizin özverili çalışmalarını ve suçla mücadelede elde edilen bu sonuçları görmezden gelmek mümkün değil.
Ancak benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, operasyonların başarısından ya da sayısal verilerin büyüklüğünden çok daha farklı…
Biz bu rakamları nasıl okumalıyız?
Adana’nın suç karnesi hakkında daha birçok verinin paylaşıldığı toplantıdan daha fazla alıntı yapma ihtiyacı hissetmiyorum.
Sanırım bu kadarı bile üzerinde düşünmemiz için yeterli.
Çünkü rakamların arkasında yalnızca suçlar, operasyonlar ve adli kararlar yok.
Bu rakamların arkasında insan var, aile var, gençler var, toplumsal ilişkiler var.
Ve en önemlisi, Adana’nın geleceği var.
Asıl meselemiz de tam olarak burada başlıyor.
Adana için düşünenlerin, düşünmek zorunda olanların, siyasilerin, yöneticilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumun gidişatını kendisine dert edinen herkesin öncelikli gündemi bu olmalıdır diye düşünüyorum.
Bu sonuçların yalnızca güvenlik açısından değil; sosyolojik, ekonomik, kültürel ve ahlaki yönleriyle de analiz edilmesi şart.
Suç ve suçlu üreten bir toplum hâline mi geliyoruz?
Güvenlik birimlerinin ve kolluk kuvvetlerinin operasyonları, bir toplumu tek başına güvenli hâle getirebilir mi?
Suçla mücadele ederken suçu ortaya çıkaran toplumsal nedenleri yeterince sorguluyor muyuz?
Bir genç hangi şartlarda uyuşturucuyla tanışıyor?
Hangi ailevi, ekonomik ya da sosyal sorunlar insanları suça sürüklüyor?
Mahallelerimizde, okullarımızda ve ailelerimizde neleri kaybediyoruz?
Ve belki de en önemlisi…
Bir insanın suçla tanışmasını önlemek için ne yapıyoruz?
Bu ve buna benzer daha birçok sorunun sorulması ve doğru cevapların üretilmesi gerekiyor.
Çünkü güvenlik güçleri suçla mücadele eder. Ancak suçun ortaya çıkmasına zemin hazırlayan sosyal şartlarla mücadele etmek, toplumun bütün kurumlarının ortak sorumluluğudur.
Bir şehir, yalnızca daha fazla operasyon yapılarak güvenli hâle getirilemez.
O şehirde yaşayan insanların birbirine güvenmesi, gençlerin geleceğe umutla bakabilmesi, aile kurumunun güçlenmesi, adalet duygusunun korunması ve ortak ahlaki değerlerin canlı tutulması da gerekir.
Aksi hâlde bir taraftan suçla mücadele ederken diğer taraftan suç üreten toplumsal şartları büyütmeye devam ederiz.
İşte benim asıl endişem de burada…
Bir toplumu bir arada tutan ortak ahlaki değerlerin, ahlak kurallarının, adalet düşüncesinin ve insanlar arasındaki güven bağlarının zayıflayıp işlevsiz hâle gelmesi, bizi çok daha tehlikeli bir sürece sürükleyebilir.
Sosyolojik açıdan bu süreci, toplumsal çözülme ve nihayetinde “toplumsal çürüme” kavramlarıyla ifade etmek mümkün.
Toplumsal çürüme yalnızca suç oranlarının artması değildir.
İnsanların birbirine güvenmemesi, yanlışın sıradanlaşması, haksızlık karşısında sessiz kalınması, ahlaki hassasiyetlerin kaybolması ve bireylerin yaşadıkları topluma karşı sorumluluk duygusunu yitirmesidir.
Daha da tehlikelisi, bütün bunların zamanla normal kabul edilmesidir.
İşte o eşik aşıldığında çürümeden etkilenmeyen hiçbir insan ve kurum kalmayacaktır.
Ve toplumsal çürüme, istisna olmaktan çıkıp hayatın olağan bir parçası hâline gelecektir.
Bu nedenle, o eşik aşılmadan harekete geçmek zorundayız.
Adana’nın geleceğini yalnızca güvenlik güçlerinin omuzlarına yükleyemeyiz.
Üniversitelerimiz, yerel yönetimlerimiz, eğitim kurumlarımız, iş dünyamız, sivil toplum kuruluşlarımız ve kanaat önderlerimiz bu meseleye birlikte kafa yormalıdır.
Gençlerimize sahip çıkmak, aileyi güçlendirmek, eğitimde yalnızca akademik başarıyı değil karakter ve değerler eğitimini de önemsemek, sosyal dayanışmayı artırmak ve insanlarımızın geleceğe güvenle bakabileceği bir ortam oluşturmak zorundayız.
Çünkü mesele yalnızca suç işleyen insanları yakalamak değil, suçun ve suçlunun ortaya çıkmasına zemin hazırlayan şartları da ortadan kaldırabilmektir.
Adana’mız için yapılabilecek çok iş var.
Ve herkes elini taşın altına koymalı…
Adana’nın sesini duymamız lazım. Çünkü veriler artık bir çığlık seviyesinde!
Aslına bakarsanız bütün bunları yazarken insanın ümitvar olması hiç de kolay değil.
Ancak ben ümitsiz değilim…
Neden ümitsiz olmadığımı da söyleyeyim.
Çünkü Adana, yalnızca bugünün sorunlarından ibaret bir şehir değil.
Bu şehir, köklü bir tarihin, güçlü bir medeniyet birikiminin ve yüzyıllar boyunca şekillenmiş toplumsal değerlerin mirasçısıdır.
Adana’da uzun yıllar hüküm süren ve bölgenin önemli bir İslam kültür ve medeniyet merkezi hâline gelmesine katkı sağlayan Ramazanoğulları Beyliği döneminden kalan eserler, bugün hâlâ ayaktadır.
Ulu Cami, Ramazanoğlu Medresesi ve diğer tarihî yapılar, bize yalnızca geçmişin mimari ihtişamını hatırlatmıyor.
Aynı zamanda bu topraklarda bir zamanlar ilmin, irfanın, ahlakın, dayanışmanın ve toplumsal sorumluluk bilincinin nasıl kök saldığını da hatırlatıyor.
O eserleri inşa eden irade, yalnızca taşları üst üste koyan bir anlayışın ürünü değildi.
O iradenin arkasında bir medeniyet tasavvuru, bir insan anlayışı ve gelecek nesillere karşı duyulan sorumluluk vardı.
Bugün bizim de yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey, belki de tam olarak budur.
Şehrin yalnızca binalarını, yollarını ve meydanlarını değil; insanını, ahlakını, güven duygusunu ve ortak yaşama kültürünü de inşa edebilmek…
Geçmişin ihtişamıyla övünmek elbette kıymetlidir. Ancak asıl mesele, o geçmişten aldığımız ilhamla bugünün sorunlarına çözüm üretebilmek ve geleceğe kalıcı değerler bırakabilmektir.
Çünkü bir medeniyetin gerçek mirası, yalnızca geride bıraktığı taş yapılarda değil; yetiştirdiği insanlarda ve yaşattığı değerlerde saklıdır.
Adana, geçmişinde bunu başarmış bir şehirdir.
Bugün de başarabilir.
Yeter ki sorunlarımızı görmezden gelmeyelim.
Yeter ki rakamların arkasındaki insanı ve toplumsal gerçekliği görebilelim.
Yeter ki bu şehre karşı sorumluluğumuzu unutmayalım.
İşte bu yüzden ümitsiz değilim…
Ama artık Adana’nın sesini duymamız gerektiğine inanıyorum.
Çünkü mesele yalnızca Adana’nın bugünü değil, yarınıdır.

