Kahve Kitap
Hacı Ali Doğan
Köşe Yazarı
Hacı Ali Doğan
 

7 Ekim bir “hobi” değildi; çaresizliğin çığlığıydı.

7 Ekim’i anlamaya çalışmak, 7 Ekim’de yaşananları onaylamak değildir. Ama 7 Ekim’i tarihin başlangıç noktasıymış gibi anlatmak da hakikati anlatmak değildir. Çünkü Gazze 7 Ekim sabahı kuşatılmadı. Filistinlilerin toprak, özgürlük, güvenlik ve gelecek meselesi o sabah ortaya çıkmadı. İşgal, abluka, yerinden edilme, kontrol noktaları, ev yıkımları, tutuklamalar ve bitmeyen şiddet yıllardır oradaydı. 7 Ekim bir “hobi” değildi. Bir boşlukta doğmadı. Çaresizliğin, öfkenin ve siyasi çıkışsızlığın korkunç bir patlamasıydı. Ve evet, o gün siviller öldürüldüyse, rehin alınan insanlara işkence vb kötü muamele yapıldıysa. Bunları görmezden gelmek mümkün değildir. Sivile yönelik suç, faili kim olursa olsun suçtur.Biz HAMAS'ın bu suçları işlediğine zaten inanmıyoruz. Rehine ifadeleri de zaten herşeyi ortaya koyuyor. Fakat burada dünya vicdanının karşısına çıkan çok daha büyük bir soru vardır: 7 Ekim’de öldürüldüğü iddia edilen sivillerin hayatı kutsal da, Gazze’de öldürülen Filistinli sivillerin hayatı neden aynı ölçüde kutsal değildir? Bir İsrailli çocuğun korkusu sizi sarsıyor da, enkaz altında kalan Filistinli bir çocuğun korkusu neden siyasi dipnota dönüşüyor? İşte ahlaki sınav tam burada başlıyor. 7 Ekim’den Sonra Ne Oldu? 7 Ekim’in ardından İsrail terör çetesi Gazze’ye karşı öylesine büyük bir askerî yıkım başlattı ki mesele kısa sürede “Hamas’a karşı savaş” söyleminin çok ötesine geçti. Mahalleler yok edildi. Evler, okullar ve hastaneler vuruldu. Yüz binlerce insan defalarca yerinden edildi. Gıda, su, yakıt ve sağlık hizmetlerine erişim ağır biçimde kısıtlandı. Gazze yalnızca bombalanmadı; yaşanabilir bir yer olma niteliği sistematik biçimde aşındırıldı. Bu yüzden bugün “soykırım” kelimesini kullananlar yalnızca öfkeli göstericiler değildir. Uluslararası insan hakları kuruluşları ve Birleşmiş Milletler bünyesindeki uzman mekanizmalar da İsrail’in Gazze’deki eylemlerini soykırım veya soykırım fiilleri kapsamında değerlendiren ağır tespitlerde bulundu. Bu gerçeği görmeden hâlâ yalnızca “İsrail kendini savunuyor” demek, yaşanan büyük insani yıkımı birkaç kelimenin arkasına saklamaktır. Her devletin güvenlik hakkı olabilir. Lakin israil hiçbir zaman bir devlet olmadı. başkasının mülkü üzerinde ve zulümle devlet olunabilir mi?  hiçbir devletin sınırsız öldürme hakkı yoktur. Hiçbir güvenlik doktrini çocukların aç bırakılmasını, milyonlarca insanın temel yaşam koşullarından mahrum bırakılmasını veya bir halkın yaşam alanının sistematik biçimde ortadan kaldırılmasını ahlaken normal hale getiremez. Bir Suç, Başka Bir Suçu Temize Çıkarmaz Burada özellikle kurulması gereken bir cümle var: Hamas’ın sivillere yönelik iddia edilen suçları (!), İsrail terör çetesinin Gazze’de yaptıklarını meşrulaştırmaz. Bir tarafta dünyanın en güçlü ordularından birine, hava kuvvetlerine, ağır silahlara ve bir devlet aygıtına sahip İsrail vardır. Diğer tarafta yıllardır abluka altında yaşayan, hareket özgürlüğü dahi büyük ölçüde dışarıdan belirlenen milyonlarca Filistinli vardır. Bu güç asimetrisini yok sayıp yaşananları yalnızca “iki taraf arasındaki çatışma” diye anlatmak, gerçeğin önemli bir bölümünü görünmez kılar. Soykırım Kelimesinden Neden Bu Kadar Korkuluyor? Çünkü “soykırım” dediğiniz anda mesele askerî stratejiden çıkar ve insanlığın ortak hafızasına girer. Artık soru “İsrail Hamas’ı yenebilir mi?” değildir. Soru şudur: Bir halkın yaşam koşullarını yok ederek güvenlik sağlayabilir misiniz? Bir toplumu açlığa sürükleyerek barış kurabilir misiniz? Bir çocuğun annesini, babasını, kardeşlerini ve evini yok edip sonra o çocuktan gelecekte nefret etmemesini bekleyebilir misiniz? Cevap ortadadır. Bombalar insanları öldürebilir. Ama fikirleri öldüremez. Enkaz şehirleri susturabilir. Ama hafızayı susturamaz. Bugün Gazze’de büyüyen bir çocuk dünyayı enkazın arasından tanıyorsa, yarının nasıl bir dünya olacağını bugünden düşünmek zorundayız. 7 Ekim Bir Başlangıç Değildi Dünyanın önemli bir kısmı Filistin meselesini 7 Ekim’de keşfetti. Oysa Filistinlilerin takvimi o gün başlamadı. Nakba vardı. İşgal vardı. Yerleşimler vardı. Abluka vardı. Yerinden edilme vardı. Öldürülen insanlar, yıkılan evler ve nesilden nesile aktarılan bir kayıp duygusu vardı. Bunların hiçbirini konuşmadan 7 Ekim’i açıklayamazsınız. Çünkü tarih, yalnızca kameraların açıldığı gün başlamaz. 7 Ekim bu nedenle bir başlangıç değil, onlarca yıldır çözülemeyen bir meselenin korkunç sonuçlarından biriydi. Fakat 7 Ekim’den sonra yaşananlar da artık başka bir tarihsel kırılmanın adı oldu. Gazze’nin uğradığı yıkım, on binlerce insanın ölümü, açlık, zorla yerinden edilme ve bir toplumun yaşam koşullarının sistematik biçimde parçalanması dünya tarihinin önünde duran ağır bir hesaplaşmadır. Bugün uluslararası kuruluşların “soykırım”, “soykırım fiilleri” ve “insanlığa karşı suçlar” gibi kavramları tartışması tesadüf değildir. Çünkü mesele artık yalnızca savaş değildir. Mesele, insanlığın hangi ölümleri görmeye değer bulduğu meselesidir. Vicdanın Milliyeti Olmaz Bir İsrailli sivil öldürüldüğünde yas tutup bir Filistinli sivil öldürüldüğünde susuyorsanız, savunduğunuz şey insan hayatı değildir. Aynısı tersinden de geçerlidir. Vicdanın pasaportu olmaz. Çocuğun milliyeti olmaz. Acının dini olmaz. Eğer gerçekten barış istiyorsak önce insan hayatının değerini taraflara göre değiştirmeyi bırakmak zorundayız. 7 Ekim’i konuşacağız. Ama 6 Ekim’i de konuşacağız. 1948’i de. 1967’yi de. Ablukayı da. İşgal ve yerleşim politikalarını da. Ve 7 Ekim’den sonra Gazze’nin başına gelen büyük yıkımı da. Çünkü hafızası kesilmiş bir tarih anlatısı, propaganda üretir; barış üretmez. 7 Ekim bir sebep değildi. Bir sonuçtu. Fakat Gazze’nin yok edilmesi de 7 Ekim’in kaçınılmaz sonucu değildi. Bu, verilmiş siyasi ve askerî kararların sonucuydu. Ve dünya gerçekten bir daha 7 Ekimler, bir daha Gazze’ler yaşanmasını istemiyorsa yalnızca silahlara değil, onları doğuran düzene bakmak zorundadır. Çünkü kalıcı barış, bir halkın diğerini yenmesiyle gelmeyecek. İşgalin, kuşatmanın, korkunun, intikamın ve cezasızlığın sona ermesiyle gelecek. Aksi halde tarih aynı soruyu yeniden soracak. Sadece tarih değişecek. Mezar taşlarındaki isimler değişecek. Ölen çocuklar değişecek. Ama acı değişmeyecek.
Ekleme Tarihi: 08 Ekim 2026 -Perşembe
Hacı Ali Doğan

7 Ekim bir “hobi” değildi; çaresizliğin çığlığıydı.

7 Ekim’i anlamaya çalışmak, 7 Ekim’de yaşananları onaylamak değildir.

Ama 7 Ekim’i tarihin başlangıç noktasıymış gibi anlatmak da hakikati anlatmak değildir.

Çünkü Gazze 7 Ekim sabahı kuşatılmadı. Filistinlilerin toprak, özgürlük, güvenlik ve gelecek meselesi o sabah ortaya çıkmadı. İşgal, abluka, yerinden edilme, kontrol noktaları, ev yıkımları, tutuklamalar ve bitmeyen şiddet yıllardır oradaydı.

7 Ekim bir “hobi” değildi.

Bir boşlukta doğmadı.

Çaresizliğin, öfkenin ve siyasi çıkışsızlığın korkunç bir patlamasıydı.

Ve evet, o gün siviller öldürüldüyse, rehin alınan insanlara işkence vb kötü muamele yapıldıysa. Bunları görmezden gelmek mümkün değildir. Sivile yönelik suç, faili kim olursa olsun suçtur.Biz HAMAS'ın bu suçları işlediğine zaten inanmıyoruz. Rehine ifadeleri de zaten herşeyi ortaya koyuyor.

Fakat burada dünya vicdanının karşısına çıkan çok daha büyük bir soru vardır:

7 Ekim’de öldürüldüğü iddia edilen sivillerin hayatı kutsal da, Gazze’de öldürülen Filistinli sivillerin hayatı neden aynı ölçüde kutsal değildir?

Bir İsrailli çocuğun korkusu sizi sarsıyor da, enkaz altında kalan Filistinli bir çocuğun korkusu neden siyasi dipnota dönüşüyor?

İşte ahlaki sınav tam burada başlıyor.

7 Ekim’den Sonra Ne Oldu?

7 Ekim’in ardından İsrail terör çetesi Gazze’ye karşı öylesine büyük bir askerî yıkım başlattı ki mesele kısa sürede “Hamas’a karşı savaş” söyleminin çok ötesine geçti.

Mahalleler yok edildi.

Evler, okullar ve hastaneler vuruldu.

Yüz binlerce insan defalarca yerinden edildi.

Gıda, su, yakıt ve sağlık hizmetlerine erişim ağır biçimde kısıtlandı.

Gazze yalnızca bombalanmadı; yaşanabilir bir yer olma niteliği sistematik biçimde aşındırıldı.

Bu yüzden bugün “soykırım” kelimesini kullananlar yalnızca öfkeli göstericiler değildir. Uluslararası insan hakları kuruluşları ve Birleşmiş Milletler bünyesindeki uzman mekanizmalar da İsrail’in Gazze’deki eylemlerini soykırım veya soykırım fiilleri kapsamında değerlendiren ağır tespitlerde bulundu.

Bu gerçeği görmeden hâlâ yalnızca “İsrail kendini savunuyor” demek, yaşanan büyük insani yıkımı birkaç kelimenin arkasına saklamaktır.

Her devletin güvenlik hakkı olabilir. Lakin israil hiçbir zaman bir devlet olmadı. başkasının mülkü üzerinde ve zulümle devlet olunabilir mi? 

hiçbir devletin sınırsız öldürme hakkı yoktur.

Hiçbir güvenlik doktrini çocukların aç bırakılmasını, milyonlarca insanın temel yaşam koşullarından mahrum bırakılmasını veya bir halkın yaşam alanının sistematik biçimde ortadan kaldırılmasını ahlaken normal hale getiremez.

Bir Suç, Başka Bir Suçu Temize Çıkarmaz

Burada özellikle kurulması gereken bir cümle var:

Hamas’ın sivillere yönelik iddia edilen suçları (!), İsrail terör çetesinin Gazze’de yaptıklarını meşrulaştırmaz.

Bir tarafta dünyanın en güçlü ordularından birine, hava kuvvetlerine, ağır silahlara ve bir devlet aygıtına sahip İsrail vardır.

Diğer tarafta yıllardır abluka altında yaşayan, hareket özgürlüğü dahi büyük ölçüde dışarıdan belirlenen milyonlarca Filistinli vardır.

Bu güç asimetrisini yok sayıp yaşananları yalnızca “iki taraf arasındaki çatışma” diye anlatmak, gerçeğin önemli bir bölümünü görünmez kılar.

Soykırım Kelimesinden Neden Bu Kadar Korkuluyor?

Çünkü “soykırım” dediğiniz anda mesele askerî stratejiden çıkar ve insanlığın ortak hafızasına girer.

Artık soru “İsrail Hamas’ı yenebilir mi?” değildir.

Soru şudur:

Bir halkın yaşam koşullarını yok ederek güvenlik sağlayabilir misiniz?

Bir toplumu açlığa sürükleyerek barış kurabilir misiniz?

Bir çocuğun annesini, babasını, kardeşlerini ve evini yok edip sonra o çocuktan gelecekte nefret etmemesini bekleyebilir misiniz?

Cevap ortadadır.

Bombalar insanları öldürebilir.

Ama fikirleri öldüremez.

Enkaz şehirleri susturabilir.

Ama hafızayı susturamaz.

Bugün Gazze’de büyüyen bir çocuk dünyayı enkazın arasından tanıyorsa, yarının nasıl bir dünya olacağını bugünden düşünmek zorundayız.

7 Ekim Bir Başlangıç Değildi

Dünyanın önemli bir kısmı Filistin meselesini 7 Ekim’de keşfetti.

Oysa Filistinlilerin takvimi o gün başlamadı.

Nakba vardı.

İşgal vardı.

Yerleşimler vardı.

Abluka vardı.

Yerinden edilme vardı.

Öldürülen insanlar, yıkılan evler ve nesilden nesile aktarılan bir kayıp duygusu vardı.

Bunların hiçbirini konuşmadan 7 Ekim’i açıklayamazsınız.

Çünkü tarih, yalnızca kameraların açıldığı gün başlamaz.

7 Ekim bu nedenle bir başlangıç değil, onlarca yıldır çözülemeyen bir meselenin korkunç sonuçlarından biriydi.

Fakat 7 Ekim’den sonra yaşananlar da artık başka bir tarihsel kırılmanın adı oldu.

Gazze’nin uğradığı yıkım, on binlerce insanın ölümü, açlık, zorla yerinden edilme ve bir toplumun yaşam koşullarının sistematik biçimde parçalanması dünya tarihinin önünde duran ağır bir hesaplaşmadır.

Bugün uluslararası kuruluşların “soykırım”, “soykırım fiilleri” ve “insanlığa karşı suçlar” gibi kavramları tartışması tesadüf değildir.

Çünkü mesele artık yalnızca savaş değildir.

Mesele, insanlığın hangi ölümleri görmeye değer bulduğu meselesidir.

Vicdanın Milliyeti Olmaz

Bir İsrailli sivil öldürüldüğünde yas tutup bir Filistinli sivil öldürüldüğünde susuyorsanız, savunduğunuz şey insan hayatı değildir.

Aynısı tersinden de geçerlidir.

Vicdanın pasaportu olmaz.

Çocuğun milliyeti olmaz.

Acının dini olmaz.

Eğer gerçekten barış istiyorsak önce insan hayatının değerini taraflara göre değiştirmeyi bırakmak zorundayız.

7 Ekim’i konuşacağız.

Ama 6 Ekim’i de konuşacağız.

1948’i de.

1967’yi de.

Ablukayı da.

İşgal ve yerleşim politikalarını da.

Ve 7 Ekim’den sonra Gazze’nin başına gelen büyük yıkımı da.

Çünkü hafızası kesilmiş bir tarih anlatısı, propaganda üretir; barış üretmez.

7 Ekim bir sebep değildi.

Bir sonuçtu.

Fakat Gazze’nin yok edilmesi de 7 Ekim’in kaçınılmaz sonucu değildi.

Bu, verilmiş siyasi ve askerî kararların sonucuydu.

Ve dünya gerçekten bir daha 7 Ekimler, bir daha Gazze’ler yaşanmasını istemiyorsa yalnızca silahlara değil, onları doğuran düzene bakmak zorundadır.

Çünkü kalıcı barış, bir halkın diğerini yenmesiyle gelmeyecek.

İşgalin, kuşatmanın, korkunun, intikamın ve cezasızlığın sona ermesiyle gelecek.

Aksi halde tarih aynı soruyu yeniden soracak.

Sadece tarih değişecek.

Mezar taşlarındaki isimler değişecek.

Ölen çocuklar değişecek.

Ama acı değişmeyecek.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanagundemi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.