MD REKLAM
Kahve Kitap
Turgay Başboğa
Köşe Yazarı
Turgay Başboğa
 

KİBRİN MODERN YÜZÜ ’’MÜSTAĞNİLİK’’

Lügatler “müstağni” kavramının Türkçe karşılığını iki ayrı anlamla sunmaktadır. Birinci anlam; herhangi bir şeye ihtiyacı olmayan, elinde olanla yetinen, doygun kimse iken (kanaatkâr)  diğeri sahip olduğu şeylerle iktifa edip insanlardan bir şey beklemeyen(tevekkül), şeklindedir.    Kelimeler, kültür ve dil ortamında gelişim ve değişim geçirirler. Onlar, tarihi süreçte anlamlarını uzun süre muhafaza ettikleri gibi zaman zaman da onlarda anlam kaymaları ve muhteva değişikleri ortaya çıkar. Bütün dillerde geçerli olan bu durum, Kur’an kavramları ve kelimeleri için de geçerlidir. Kur’an’ın nüzulünden kısa bir süre sonra Müslümanların farklı kültürlerle karşılaşması ve çok hızlı gerçekleşen toplumsal değişim sonucunda Kur’an’da yer alan bazı kelimelerde bir takım anlam kaymaları ve muhteva değişiklikleri meydana gelmiştir. İstiğna da tarihi süreçte muhteva değişikliğine uğramış ve anlamında genişleme yaşamış Kur’an kelimelerinden biridir. Maalesef günümüzde; Doygun kelimesi kibir ve tenezzülsüzlüğe, tevekkül anlamı da muhtaç olmamaya ve kibre dönüştürülmüştür. Bu iki saptırma sonucunda müstağni kelimesi bazen Allah’tan bile bir şey beklememe anlamıyla kişilerin uygulamalarında hayat bulabilmektedir.   Bununla beraber; Müstağni insan karakteri, sadece tarihin belli döneminde yaşamış olan Mekke müşriklerine ait bir özellik ve eylem değil, bilakis tarihin her devresinde varlığını sürdüren bir özelliktir. Bu ise insanın kendi kendine yettiği ve kimseye muhtaç olmadığı hissine kapılması, neticede ilahi hakikatlere kulaklarını tıkaması ve seküler bir hayatı tercih etmesidir. İstiğnâ hali, aslında genel bir tavırdır. Bazen kendi gücüne ve elindekilere güvenip Allah’ın yardımına ve ilahi rehberliğe muhtaç olmadığını zanneden kişilerde olduğu gibi bireysel bir tavır olarak tezahür eder. Bazen de istiğnâ, düşünsel bir sistem olarak kendinin gösterir. Örneğin, Ortaçağ boyunca kilisenin, akıl ve onun işlevlerine karşı yürüttüğü katı ve acımasız politikaya bir tepki olarak ortaya çıkan Rönesans, Reform ve nihayetinde “insanın düşünme ve değerlendirmede din ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtulup kendi aklı, kendi görgüleri ile hayatını aydınlatmaya girişmesi” şeklinde özetlenebilecek bir düşünceyi içeren Aydınlanma felsefesiyle kilise-bilim/akıl karşıtlığı akıl lehine sonuçlanmış, neticede yeryüzü kurumları tümüyle tanrısal hükümranlıktan temizlenmiştir. Kutsal boyut taşıyan her şeye savaş açan bu akım, sonuçta batı dünyasının tanrı tanımaz hümanizmasını doğurmuştur.Bu hareketle birlikte akıl ve deneysel gerçeklik tek hakikat kabul edilmiştir. İnsanın ilahi rehberliğe muhtaç olmadığı iddiasına sahip bu düşünce, aslında Kur’an’da “istiğna” sözcüğüyle anlatılan insan karakterinin modern dönemdeki yansımasından başka bir şey değildir.  Kur’an-ı Kerim, müstağni kavramını kimi zaman doğrudan Allah için kullanır. Bu kavramın bizzat ve dolaylı geçtiği ayetlerde Allah’ın hiçbir varlığa muhtaç olmadığı vurgusu öne çıkar.   ‘’De ki: “O, Allah'tır, bir tektir.” “Allah Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır, o, hiçbir şeye muhtaç değildir.)”Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).”“Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir.” (İhlas, 112/1-4)  ’’ Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir. (O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur) (Ankebut 6)   ‘’Bu şundandır; elçiler kendilerine apaçık belgelerle geldiği halde "bizi bir beşer mi hidayete ulaştıracak?" demeleri ve bu yüzden inkâr edip saparak yüz çevirmeleri nedeniyledir. Allah da (onlara karşı) müstağni olduğunu (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını) gösterdi. Allah Ğaniy'dir, Hamîd'dir (sınırsız zengin, övgüye ve şükre layık olandır).’’(Tegabun 6)   “Ğny” kökünden bir sıfat olan “ğanî” kelimesi, Kur’an’da hem Allah’a hem de insanlara izafe edilmiştir. Ğanî kelimesi ve bunun çoğulu olan “ağniyâ”, insanlarla ilgili kullanıldığı bazı ayetlerde maddi zenginlik, yani “çok malı olan” manasında kullanılmıştır.  Ğanî sözcüğü Allah ile ilgili kullanıldığı ayetlerde ise “zengin, kendi varlığıyla yetinip başkasına muhtaç olmayan, müstağni, herhangi bir şeyde/konuda hiçbir kimseye muhtaç olmayan ve herkesin kendisine muhtaç olduğu (varlık)” anlamına gelir.  Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri olan ğanî, genellikle “zatında ve sıfatında başkası ile ilgisi olmayan, başkalarıyla alâkası olmaktan tamamen münezzeh olan, zâtında ve sıfatlarında her türlü ihtiyaçtan münezzeh olan” şeklinde tanımlanır. Allah, varlığı açısından başkasına muhtaç olmadığı gibi ulûhiyyetini niteleyen, kâinatı yaratıp idare edişini dile getiren sıfatlara sahip olması ve bunları fonksiyoner kılması bakımından da bütün yaratıklardan müstağnidir Ğanî sıfatının Allah’a nispet edildiği ayetlerde öncelikle mutlak olarak Allah “ğanî” olduğundan, kendisi dışında hiçbir varlığa muhtaç olmadığından bahsedilir. Dolayısıyla insanlardan yapmalarını istediği işleri bunlara muhtaç olduğu için istememektedir; O, merhametli olduğu için muradı insanları sıkıntıya sokmak da değildir.  Böylece gerçek azametin ve tenezzülsüzlüğün müstağni kelimesinin muhtevası içinde olduğu ve sadece Allah’a has kılındığı hakikati ortaya konmuş olur.    Diğer taraftan müstağni kelimesi, Abese suresinin ilk ayetlerinde; öğüt almaya bile muhtaç olmadığını zanneden insanın durumunu anlatmak için kullanılmıştır. Leyl suresinde cimrilik yapan ve Allah dâhil hiçbir varlığa muhtaç olmadığını düşünen kişi şiddetle tenkit edilirken, Alak suresinde  müstağni kişinin haddi aşmasına ve kendisini hiçbir varlığa muhtaç olmamasına işaret ederek kınamıştır.    "Fakat her kim de cimrilik ve bencillik ederek (ilim, servet ve şöhretine güvenerek) kendisini (Hakk davadan ve hayırlı çağrıdan) müstağni sayarak (hizmete ve teslimiyete ihtiyaç duymazsa), Ve en güzel (Hakk çağrıyı ve İslami esasları) yalan sayarsa (en gerekli daveti yapanı ve en gerçekçi davayı savunanı yalanlar ve karşı çıkarsa), Biz ona da en zorlu (ve zararlı) olanı (kötülük yollarını ve azaba uğramasını) kolaylaştıracağız. (böylece adım adım rezalet ve felaketlere hazırlayacağız) (Leyl 8-10)   Hayır; gerçekten insan, (eline imkân ve fırsat geçince, maalesefrütbesine ve servetine güvenerek şımarıp) azgınlaşmakta ve haddini aşmaktadır. Kendisini müstağni (ve müstesna) gördüğünden (artık kimseye ihtiyacım kalmadı zannettiğinden böyle davranmaktadır).(Alak 6-7) Kur’an ve Sünnet öğretisinden az çok nasiplenen kişiler kibrin ne denli tehlikeli bir vasıf olduğunu çok iyi bilirler. Bu sebeple doğrudan kibre saplanmaktan hepimiz kaçınırız. Ne var ki -müstağnî kavramında yapıldığı gibi- kavramların içini boşalttığımızı ve kavramların anlamlarını başka kavramlara yaklaştırdığımızı fark edemeyiz. İnsanın Allah’a layık olmayan vasıfları düşünmesi, O’ndan korkmaması, O’nu sevmemesi ve O’ndan hiçbir şey beklememesi müstağniliğin en tehlikelisidir. Allah’ın indirdiği hükümleri baş tacı etmemek, bile bile emir ve yasakları ihmal etmek kulluk konusundaki istiğnanın örneği olur.   Toplumu, eğitim sistemini, sosyal kurumları, aileyi, okulu, camiyi eleştirmede cömert; eleştirdiği konuların uygulanmasında cimri davranmak, kardeşlik ve ihsan sahibi olma noktasında müstağnilik anlamına gelmez mi!   Muhaliflik kültürü ile yetişen kişiler bu vasıflarını husumete dönüştürüp kardeşlerine karşı acımasızca kullanıyorsa; nefislerine muhalefet etme konusunda istiğna ediyorlar demektir. Oysa nefis, güce güç katma konusunda her daim insanın hiçbir kimseye muhtaç olmağı iğvasını pompalamaktan geri durmaz.   Allah’ın kendisine sunduğu derin düşünme, eşyaya basiretle bakma ve gaybı / soyutu fehmetme özelliklerini hikmet denizine daldırarak büyük düşünme cehdi göstermek yerine; ecel geldiğinde, ben ne yapmışım, dedirtecek günahlara saplanmak kendini müstağni saymanın sonucu değil midir!   Kendini müstağni görmek aslında dini mükellefiyeti inkâr anlamına da gelir. Dava adamları tam mükellef kişilerden oluşur. Son dönemlerde dava adamı terkibini kullanamıyoruz. Demek ki mükellefiyetleri sırtlanma konusunda istiğna ediyoruz. Bunun Türkçesi “Bana ne!” anlayışından başkası değildir.   Kendini müstağni görerek pembe bulutlar üzerinde sırça köşkler inşa etmeye kalkmak zamandan ve mekândan ayrı davranmaya çalışmaktır. Zamanın getirdiklerini arkamıza atmak zamanın manevi hastalıklarını görmezden gelmek anlamına gelir.   Müstağnililiğin bir diğer veçhesi Allah’ın hükümlerini başkalarına layık görürken kendini unutmaktır. Bu, hükümlerin reddini de zamanla getirecektir. Bu husus tabii ki önce ibadetlere yansır. Sonra düşünceyi sarar. Sonuçta iman sahibi tehlikeli dehlizlerden içeri girer…   ‘’Siz insanlara iyiliği emrettiğiniz halde, kendinizi unutuyor musunuz? (Yoksa kendinizi sorumsuz mu sanıyorsunuz?) Halbuki siz üstelik Kitabı (ve Kur’an’ı) da okuyor (Allah’ın emirlerini de biliyor) sunuz. (Buna rağmen) Hâlâ akıllanmayacak (ve yanlışınızı anlamayacak) mısınız?’’ ( Bakara 44)   Her şeyi şikâyet edip çözüme katkı sağlamamak da istiğna etmenin tezahürü değil midir?. Oysa yapmadığımız, yapamayacağımız işleri söyleme / eleştirme hakkı bize verilmemiştir.   ‘’Ey iman edenler! (Kendiniz yapmadığınız ve) Yapamayacağınız şeyi niçin (boşuna hava atmak kastiyle başkasına) söylersiniz?’’ (Saff 2)   İnkârcıların konu edildiği bir bağlamda Al-i İmran suresinde, malları ve evlatlarının, azaba karşı kâfirlere bir fayda sağlamayacağına, Bedir savaşının konu edildiği bir bağlamda çokluklarının müşriklere bir fayda vermeyeceğine, başka bir yerde çokluğun Huneyn savaşında Müslümanlara hiçbir yararının olmadığına işaret edilir.    Bazı ayetlerde, cehenneme müstahak olanlara dünyadaki çokluklarının, mallarının, oğullarının ve büyüklenmelerinin bir yarar sağlamayacağına, başka bir ayette ise Allah izin vermediği sürece göklerde bulunan meleklerin şefaatinin, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere fayda vermeyeceğine vurgu yapılır.    Bazı ayetlerde ise inanmayan ve haktan yüz çeviren bir topluma delillerin ve uyarıların fayda sağlamadığına, geçmiş inkârcı toplumların, kazandıklarının, Allah’ın kendilerine verdiği kulaklar, gözler ve kalplerin ve Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrılarının, karşılaştıkları azaba karşı bir fayda vermediğine tapınılan putların bir fayda vermediği ifade edilmiştir. Kitabı (amel defteri) solundan verilene malı,Ebu Leheb’e malı ve kazandıkları bir fayda sağlamamıştır.     Leyl suresinde ise cimrilik eden, kendini müstağni sayan, en güzeli (kelime-i tevhid) yalanlayanların mallarının kendilerine hiçbir fayda vermeyeceği vurgulanır.   Zenginlik Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibi her zaman müstağni olmanın bir sebebi değildir.Mal-mülk ve servet, burada istiğna(kendini yeterli görme) eylemine sebep olan faktörlerden sadece birisi olabilir. Malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyler, insana Allah tarafından lütfedilmiştir. O, bunları veren Allah’a şükürle karşılık verme yerine haddi aşmakta ve asi olmaktadır. İnsanın kendini müstağni görmesi, kendinin artık ihtiyacı olmadığını düşünmesi ve hedefine ulaşmış inancına sahip olması, anlamına gelir. İnsan, kendisi istediği, bu uğurda yoğun çaba sarf ettiği, işte bu gayret nedeniyle servet ve zenginliği elde ettiğini sandığını, yoksa onu, Allah’ın ona vermesiyle ve onu başarıya ulaştırmasıyla elde etmediğini düşündüğü için kendisini müstağni sayar.Kendini yeterli görerek azgınlaşmanın bir tezahürü olarak bu azgın müşrik insan, hidayet üzere olan ve takvayı emreden Allah’ın Elçisi Hz. Peygamber’in namaz kılmasına engel olmaktadır. Allah Teâlâ insana nimet verdiği, onu en güzel şekilde yarattığı ve ona bilmediği şeyleri öğrettiği halde onun, rabbini inkâr etmesi ona yakışmayan bir harekettir. Ayette, zenginliğine, makamına ve toplumsal statüsüne güvenerek şımaran ve kendini yeterli görerek nankörlük eden, azgınlaşıp hakka sırt çeviren insanın böyle yapmaması gerektiğini vurgular. Nihayetinde insanın, sağlık, huzur, sükûn ve emniyet içerisinde hayatını sürdürebilmesi için öncelikle Allah’a ve kendisinin de üyesi bulunduğu toplumun diğer fertlerine ihtiyacı vardır. İstiğna, insanın haddini, yerini ve konumunu bilmemesi ve kibirlenmesi halidir. Kendi kendine yettiği iddiasına sahip olan insan, aynı zamanda her şeyi aklıyla çözebileceğini düşünmekte, bilimin dışında başka bir hakikat kabul etmemekte, seküler bir hayata talip olduğunu ortaya koymaktadır. Sözün özü; Allah ile istiğna güzel, fakat Allah’tan istiğna çirkindir, şirktir,küfürdür. Selametle Kalın. Aklı Selim,Kalbi Selim,Hissi Selim,Zevki Selim.
Ekleme Tarihi: 27 Aralık 2020 - Pazar

KİBRİN MODERN YÜZÜ ’’MÜSTAĞNİLİK’’

Lügatler “müstağni” kavramının Türkçe karşılığını iki ayrı anlamla sunmaktadır. Birinci anlam; herhangi bir şeye ihtiyacı olmayan, elinde olanla yetinen, doygun kimse iken (kanaatkâr)  diğeri sahip olduğu şeylerle iktifa edip insanlardan bir şey beklemeyen(tevekkül), şeklindedir. 

 

Kelimeler, kültür ve dil ortamında gelişim ve değişim geçirirler. Onlar, tarihi süreçte anlamlarını uzun süre muhafaza ettikleri gibi zaman zaman da onlarda anlam kaymaları ve muhteva değişikleri ortaya çıkar. Bütün dillerde geçerli olan bu durum, Kur’an kavramları ve kelimeleri için de geçerlidir. Kur’an’ın nüzulünden kısa bir süre sonra Müslümanların farklı kültürlerle karşılaşması ve çok hızlı gerçekleşen toplumsal değişim sonucunda Kur’an’da yer alan bazı kelimelerde bir takım anlam kaymaları ve muhteva değişiklikleri meydana gelmiştir. İstiğna da tarihi süreçte muhteva değişikliğine uğramış ve anlamında genişleme yaşamış Kur’an kelimelerinden biridir. Maalesef günümüzde; Doygun kelimesi kibir ve tenezzülsüzlüğe, tevekkül anlamı da muhtaç olmamaya ve kibre dönüştürülmüştür. Bu iki saptırma sonucunda müstağni kelimesi bazen Allah’tan bile bir şey beklememe anlamıyla kişilerin uygulamalarında hayat bulabilmektedir.

 

Bununla beraber; Müstağni insan karakteri, sadece tarihin belli döneminde yaşamış olan Mekke müşriklerine ait bir özellik ve eylem değil, bilakis tarihin her devresinde varlığını sürdüren bir özelliktir. Bu ise insanın kendi kendine yettiği ve kimseye muhtaç olmadığı hissine kapılması, neticede ilahi hakikatlere kulaklarını tıkaması ve seküler bir hayatı tercih etmesidir. İstiğnâ hali, aslında genel bir tavırdır. Bazen kendi gücüne ve elindekilere güvenip Allah’ın yardımına ve ilahi rehberliğe muhtaç olmadığını zanneden kişilerde olduğu gibi bireysel bir tavır olarak tezahür eder.


Bazen de istiğnâ, düşünsel bir sistem olarak kendinin gösterir. Örneğin, Ortaçağ boyunca kilisenin, akıl ve onun işlevlerine karşı yürüttüğü katı ve acımasız politikaya bir tepki olarak ortaya çıkan Rönesans, Reform ve nihayetinde “insanın düşünme ve değerlendirmede din ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtulup kendi aklı, kendi görgüleri ile hayatını aydınlatmaya girişmesi” şeklinde özetlenebilecek bir düşünceyi içeren Aydınlanma felsefesiyle kilise-bilim/akıl karşıtlığı akıl lehine sonuçlanmış, neticede yeryüzü kurumları tümüyle tanrısal hükümranlıktan temizlenmiştir. Kutsal boyut taşıyan her şeye savaş açan bu akım, sonuçta batı dünyasının tanrı tanımaz hümanizmasını doğurmuştur.Bu hareketle birlikte akıl ve deneysel gerçeklik tek hakikat kabul edilmiştir. İnsanın ilahi rehberliğe muhtaç olmadığı iddiasına sahip bu düşünce, aslında Kur’an’da “istiğna” sözcüğüyle anlatılan insan karakterinin modern dönemdeki yansımasından başka bir şey değildir. 
Kur’an-ı Kerim, müstağni kavramını kimi zaman doğrudan Allah için kullanır. Bu kavramın bizzat ve dolaylı geçtiği ayetlerde Allah’ın hiçbir varlığa muhtaç olmadığı vurgusu öne çıkar.

 

‘’De ki: “O, Allah'tır, bir tektir.” “Allah Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır, o, hiçbir şeye muhtaç değildir.)”Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).”“Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir.” (İhlas, 112/1-4) 


’’ Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir. (O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur) (Ankebut 6)

 

‘’Bu şundandır; elçiler kendilerine apaçık belgelerle geldiği halde "bizi bir beşer mi hidayete ulaştıracak?" demeleri ve bu yüzden inkâr edip saparak yüz çevirmeleri nedeniyledir. Allah da (onlara karşı) müstağni olduğunu (hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını) gösterdi. Allah Ğaniy'dir, Hamîd'dir (sınırsız zengin, övgüye ve şükre layık olandır).’’(Tegabun 6)

 

“Ğny” kökünden bir sıfat olan “ğanî” kelimesi, Kur’an’da hem Allah’a hem de insanlara izafe edilmiştir. Ğanî kelimesi ve bunun çoğulu olan “ağniyâ”, insanlarla ilgili kullanıldığı bazı ayetlerde maddi zenginlik, yani “çok malı olan” manasında kullanılmıştır.
 Ğanî sözcüğü Allah ile ilgili kullanıldığı ayetlerde ise “zengin, kendi varlığıyla yetinip başkasına muhtaç olmayan, müstağni, herhangi bir şeyde/konuda hiçbir kimseye muhtaç olmayan ve herkesin kendisine muhtaç olduğu (varlık)” anlamına gelir.
 Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri olan ğanî, genellikle “zatında ve sıfatında başkası ile ilgisi olmayan, başkalarıyla alâkası olmaktan tamamen münezzeh olan, zâtında ve sıfatlarında her türlü ihtiyaçtan münezzeh olan” şeklinde tanımlanır.
Allah, varlığı açısından başkasına muhtaç olmadığı gibi ulûhiyyetini niteleyen, kâinatı yaratıp idare edişini dile getiren sıfatlara sahip olması ve bunları fonksiyoner kılması bakımından da bütün yaratıklardan müstağnidir


Ğanî sıfatının Allah’a nispet edildiği ayetlerde öncelikle mutlak olarak Allah “ğanî” olduğundan, kendisi dışında hiçbir varlığa muhtaç olmadığından bahsedilir. Dolayısıyla insanlardan yapmalarını istediği işleri bunlara muhtaç olduğu için istememektedir; O, merhametli olduğu için muradı insanları sıkıntıya sokmak da değildir.


 Böylece gerçek azametin ve tenezzülsüzlüğün müstağni kelimesinin muhtevası içinde olduğu ve sadece Allah’a has kılındığı hakikati ortaya konmuş olur.

 

 Diğer taraftan müstağni kelimesi, Abese suresinin ilk ayetlerinde; öğüt almaya bile muhtaç olmadığını zanneden insanın durumunu anlatmak için kullanılmıştır. Leyl suresinde cimrilik yapan ve Allah dâhil hiçbir varlığa muhtaç olmadığını düşünen kişi şiddetle tenkit edilirken, Alak suresinde  müstağni kişinin haddi aşmasına ve kendisini hiçbir varlığa muhtaç olmamasına işaret ederek kınamıştır. 

 

"Fakat her kim de cimrilik ve bencillik ederek (ilim, servet ve şöhretine güvenerek) kendisini (Hakk davadan ve hayırlı çağrıdan) müstağni sayarak (hizmete ve teslimiyete ihtiyaç duymazsa), Ve en güzel (Hakk çağrıyı ve İslami esasları) yalan sayarsa (en gerekli daveti yapanı ve en gerçekçi davayı savunanı yalanlar ve karşı çıkarsa), Biz ona da en zorlu (ve zararlı) olanı (kötülük yollarını ve azaba uğramasını) kolaylaştıracağız. (böylece adım adım rezalet ve felaketlere hazırlayacağız) (Leyl 8-10)

 

Hayır; gerçekten insan, (eline imkân ve fırsat geçince, maalesefrütbesine ve servetine güvenerek şımarıp) azgınlaşmakta ve haddini aşmaktadır. Kendisini müstağni (ve müstesna) gördüğünden (artık kimseye ihtiyacım kalmadı zannettiğinden böyle davranmaktadır).(Alak 6-7)

Kur’an ve Sünnet öğretisinden az çok nasiplenen kişiler kibrin ne denli tehlikeli bir vasıf olduğunu çok iyi bilirler. Bu sebeple doğrudan kibre saplanmaktan hepimiz kaçınırız. Ne var ki -müstağnî kavramında yapıldığı gibi- kavramların içini boşalttığımızı ve kavramların anlamlarını başka kavramlara yaklaştırdığımızı fark edemeyiz.
İnsanın Allah’a layık olmayan vasıfları düşünmesi, O’ndan korkmaması, O’nu sevmemesi ve O’ndan hiçbir şey beklememesi müstağniliğin en tehlikelisidir.


Allah’ın indirdiği hükümleri baş tacı etmemek, bile bile emir ve yasakları ihmal etmek kulluk konusundaki istiğnanın örneği olur.

 

Toplumu, eğitim sistemini, sosyal kurumları, aileyi, okulu, camiyi eleştirmede cömert; eleştirdiği konuların uygulanmasında cimri davranmak, kardeşlik ve ihsan sahibi olma noktasında müstağnilik anlamına gelmez mi!

 

Muhaliflik kültürü ile yetişen kişiler bu vasıflarını husumete dönüştürüp kardeşlerine karşı acımasızca kullanıyorsa; nefislerine muhalefet etme konusunda istiğna ediyorlar demektir. Oysa nefis, güce güç katma konusunda her daim insanın hiçbir kimseye muhtaç olmağı iğvasını pompalamaktan geri durmaz.

 

Allah’ın kendisine sunduğu derin düşünme, eşyaya basiretle bakma ve gaybı / soyutu fehmetme özelliklerini hikmet denizine daldırarak büyük düşünme cehdi göstermek yerine; ecel geldiğinde, ben ne yapmışım, dedirtecek günahlara saplanmak kendini müstağni saymanın sonucu değil midir!

 

Kendini müstağni görmek aslında dini mükellefiyeti inkâr anlamına da gelir. Dava adamları tam mükellef kişilerden oluşur. Son dönemlerde dava adamı terkibini kullanamıyoruz. Demek ki mükellefiyetleri sırtlanma konusunda istiğna ediyoruz. Bunun Türkçesi “Bana ne!” anlayışından başkası değildir.

 

Kendini müstağni görerek pembe bulutlar üzerinde sırça köşkler inşa etmeye kalkmak zamandan ve mekândan ayrı davranmaya çalışmaktır. Zamanın getirdiklerini arkamıza atmak zamanın manevi hastalıklarını görmezden gelmek anlamına gelir.

 

Müstağnililiğin bir diğer veçhesi Allah’ın hükümlerini başkalarına layık görürken kendini unutmaktır. Bu, hükümlerin reddini de zamanla getirecektir. Bu husus tabii ki önce ibadetlere yansır. Sonra düşünceyi sarar. Sonuçta iman sahibi tehlikeli dehlizlerden içeri girer…

 

‘’Siz insanlara iyiliği emrettiğiniz halde, kendinizi unutuyor musunuz? (Yoksa kendinizi sorumsuz mu sanıyorsunuz?) Halbuki siz üstelik Kitabı (ve Kur’an’ı) da okuyor (Allah’ın emirlerini de biliyor) sunuz. (Buna rağmen) Hâlâ akıllanmayacak (ve yanlışınızı anlamayacak) mısınız?’’ ( Bakara 44)

 

Her şeyi şikâyet edip çözüme katkı sağlamamak da istiğna etmenin tezahürü değil midir?. Oysa yapmadığımız, yapamayacağımız işleri söyleme / eleştirme hakkı bize verilmemiştir.

 

‘’Ey iman edenler! (Kendiniz yapmadığınız ve) Yapamayacağınız şeyi niçin (boşuna hava atmak kastiyle başkasına) söylersiniz?’’ (Saff 2)
 


İnkârcıların konu edildiği bir bağlamda Al-i İmran suresinde, malları ve evlatlarının, azaba karşı kâfirlere bir fayda sağlamayacağına, Bedir savaşının konu edildiği bir bağlamda çokluklarının müşriklere bir fayda vermeyeceğine, başka bir yerde çokluğun Huneyn savaşında Müslümanlara hiçbir yararının olmadığına işaret edilir. 

 

Bazı ayetlerde, cehenneme müstahak olanlara dünyadaki çokluklarının, mallarının, oğullarının ve büyüklenmelerinin bir yarar sağlamayacağına, başka bir ayette ise Allah izin vermediği sürece göklerde bulunan meleklerin şefaatinin, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere fayda vermeyeceğine vurgu yapılır. 

 

Bazı ayetlerde ise inanmayan ve haktan yüz çeviren bir topluma delillerin ve uyarıların fayda sağlamadığına, geçmiş inkârcı toplumların, kazandıklarının, Allah’ın kendilerine verdiği kulaklar, gözler ve kalplerin ve Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrılarının, karşılaştıkları azaba karşı bir fayda vermediğine tapınılan putların bir fayda vermediği ifade edilmiştir.


Kitabı (amel defteri) solundan verilene malı,Ebu Leheb’e malı ve kazandıkları bir fayda sağlamamıştır. 

 

 Leyl suresinde ise cimrilik eden, kendini müstağni sayan, en güzeli (kelime-i tevhid) yalanlayanların mallarının kendilerine hiçbir fayda vermeyeceği vurgulanır.

 

Zenginlik Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibi her zaman müstağni olmanın bir sebebi değildir.Mal-mülk ve servet, burada istiğna(kendini yeterli görme) eylemine sebep olan faktörlerden sadece birisi olabilir. Malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyler, insana Allah tarafından lütfedilmiştir. O, bunları veren Allah’a şükürle karşılık verme yerine haddi aşmakta ve asi olmaktadır.


İnsanın kendini müstağni görmesi, kendinin artık ihtiyacı olmadığını düşünmesi ve hedefine ulaşmış inancına sahip olması, anlamına gelir. İnsan, kendisi istediği, bu uğurda yoğun çaba sarf ettiği, işte bu gayret nedeniyle servet ve zenginliği elde ettiğini sandığını, yoksa onu, Allah’ın ona vermesiyle ve onu başarıya ulaştırmasıyla elde etmediğini düşündüğü için kendisini müstağni sayar.Kendini yeterli görerek azgınlaşmanın bir tezahürü olarak bu azgın müşrik insan, hidayet üzere olan ve takvayı emreden Allah’ın Elçisi Hz. Peygamber’in namaz kılmasına engel olmaktadır.


Allah Teâlâ insana nimet verdiği, onu en güzel şekilde yarattığı ve ona bilmediği şeyleri öğrettiği halde onun, rabbini inkâr etmesi ona yakışmayan bir harekettir. Ayette, zenginliğine, makamına ve toplumsal statüsüne güvenerek şımaran ve kendini yeterli görerek nankörlük eden, azgınlaşıp hakka sırt çeviren insanın böyle yapmaması gerektiğini vurgular. Nihayetinde insanın, sağlık, huzur, sükûn ve emniyet içerisinde hayatını sürdürebilmesi için öncelikle Allah’a ve kendisinin de üyesi bulunduğu toplumun diğer fertlerine ihtiyacı vardır.


İstiğna, insanın haddini, yerini ve konumunu bilmemesi ve kibirlenmesi halidir. Kendi kendine yettiği iddiasına sahip olan insan, aynı zamanda her şeyi aklıyla çözebileceğini düşünmekte, bilimin dışında başka bir hakikat kabul etmemekte, seküler bir hayata talip olduğunu ortaya koymaktadır.


Sözün özü; Allah ile istiğna güzel, fakat Allah’tan istiğna çirkindir, şirktir,küfürdür.
Selametle Kalın.


Aklı Selim,Kalbi Selim,Hissi Selim,Zevki Selim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanagundemi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.