Bir insanın yalan söylemesi pek tabii kötüdür. Peki ya Allah adına yalan söyleyerek insanların inançlarını istismar etmesi, kendisine kutsiyet kazandırması ve bu yalanlarla kitleleri peşinden sürüklemesi?
Bazıları rüyalarını anlatmakla yetinmez, her rüyayla kendisine yeni bir makam inşa eder. Bir gün rüyasında bir evliya görür, ertesi gün Peygamber Efendimizle görüştüğünü söyler. Bir başka gün kendisine özel bir işaret verildiğini, birilerinin manevî olarak uyarıldığını anlatır. Bir başka gün rüyasında İslam sancağının kendisine teslim edildiğini söyler. Bir başka gün levh-i mahfuzda kendisine bir şeyler gösterildiğini söyler. Rüyalar peş peşe, hikâyeler ardı ardına gelir, anlatılanlar zamanla birer dokunulmazlık zırhına dönüşür.
Ancak bu mesele yalnızca rüyalarla sınırlı değildir. Bazı çevrelerde şeyhleri, dinî önderleri veya belirli kişileri yüceltmek için aslı astarı olmayan hikâyeler, abartılı menkıbeler ve hurafeler de anlatılır. Birinin keramet gösterdiği, uzaktaki bir olayı önceden bildiği, insanların içinden geçenleri okuduğu ya da olağanüstü işler yaptığı söylenir. Bazen de yaşanmış sıradan bir olay, zamanla süslenerek bambaşka bir hikâyeye dönüştürülür. Bu anlatılar tekrar tekrar aktarıldıkça gerçekmiş gibi kabul edilir; kişi büyütülür, etrafında manevî bir hâle oluşturulur. Böylece insanlar Allah'ın dinini ve onun ölçülerini öğrenmek yerine, bir şahsın olağanüstü olduğuna inandırılmaya başlanır.
İşin daha tehlikeli tarafı, bu hikâyelerin yalnızca bir kişiyi övmek için anlatılmamasıdır. Bazen asıl amaç, bağlıların kalbinde sorgulanamaz bir otorite kurmak, onların itiraz etmesini önlemek ve kendilerine kayıtsız şartsız itaat etmelerini sağlamaktır. Şeyhinin her davranışını bir hikmetle açıklayan, yanlışını bile keramet sayan, kendisine anlatılan her menkıbeyi doğru kabul eden bir mürid, zamanla hakikati ölçü almaktan uzaklaşabilir. Artık anlatılanın doğru olup olmadığını değil, anlatan kişinin kim olduğunu önemser. Böylece yalanlar ve hurafeler, maneviyat görüntüsü altında bir bağlılık düzeninin aracına dönüşür.
Ancak meselenin bir de başka boyutu vardır. Her rüyayı anlatan insanın yalan söylediğini iddia edemeyiz. İnsan gerçekten de böyle rüyalar görmüş olabilir. Asıl mesele, görülen rüyanın nasıl ve ne amaçla anlatıldığıdır.
Bir insan kendi gördüğü veya kendisiyle alakalı görülen rüyaları sürekli gündemde tutuyor, bağlılarına tekrar tekrar anlatıyor ve anlattırıyor, her defasında kendisinin manevî yönünü öne çıkarıyor ve zamanla insanların zihninde kendisine özel bir makam oluşturuyorsa burada ciddi bir sorun var ve gidişat tehlikeli bir boyuta gidiyor demektir.
Çünkü bir rüyanın gerçekten görülmüş olması, o rüyayı anlatan kişiye kutsiyet kazandırmaz. Bugün rüya gören var mı diye sormak ve o rüyaları devamlı olarak anlattırmak, insanları kendisine bağlamanın, otoritesini güçlendirmenin ve sorgulanamaz hâle gelmenin aracına dönüşebilir.
Sonra ne mi olur?
İnsanlar artık o kişinin sözlerini sorgulayamaz hâle gelir. Yanlışını gördüğünde susar, haksızlığına şahit olduğunda görmezden gelir. Çünkü karşısındaki sıradan biri değildir artık! Zihinlerinde ona özel bir makam vermiş, kendi elleriyle onu eleştirilemez bir konuma yükseltmişlerdir.
Oysa İslam'da hiç kimse rüyaları üzerinden dokunulmazlık kazanamaz. Hiç kimsenin hataları, anlattığı rüyalarla örtülemez. Bir insanın Allah katındaki değerini, kendisi hakkında anlattığı hikâyeler değil; imanı, ahlakı ve amelleri belirler.
Peygamber Efendimiz (sav), görmediği bir rüyayı gördüğünü iddia etmeyi ağır bir şekilde uyarmıştır. Buhârî'de rivayet edilen hadiste, görmediği bir rüyayı gördüğünü söylemenin büyük yalanlardan biri olduğu bildirilir.
Öyleyse görmediği bir rüyayı görmüş gibi anlatan insan, bunu insanları etkilemek, kendisine bağlamak ve şahsına manevî bir üstünlük kazandırmak için yapıyorsa nasıl bir vebalin altına girmektedir?
Peki, gerçekten rüya görüyorsa mesele bitiyor mu? Elbette hayır! Çünkü rüya görmek başka bir şey, o rüyayı kendisine manevî üstünlük sağlamak için kullanmak başka bir şeydir. Hiçbir rüya, sahibine din adına ayrıcalık tanımaz. Hiç kimse gördüğü rüyaları gerekçe göstererek insanların iradesi üzerinde sınırsız bir otorite kuramaz.
Üstelik mesele yalnızca rüyayı anlatan kişiyle de bitmez. Onun her sözünü sorgusuz sualsiz kabul eden, anlattıklarını dinin ölçüsü hâline getiren ve yanlışlarını örtbas eden bir topluluk da bu tehlikenin içine çekilir.
Aynı durum asılsız menkıbeler ve hurafeler için de geçerlidir. Bir insanın etrafında anlatılan hikâyeler ne kadar çoğalırsa çoğalsın, bunlar onun her sözünü doğru, her davranışını meşru hâle getirmez. Bir menkıbenin yıllardır anlatılıyor olması, onun gerçek olduğunu göstermez. Bir hikâyenin dilden dile dolaşması, ona dinî bir delil niteliği kazandırmaz. İslam'da ölçü, bir kişinin ne kadar yüceltildiği veya hakkında ne kadar olağanüstü hikâye anlatıldığı değil, Kur'an ve sahih sünnet karşısındaki konumudur.
Önce rüyalar anlatılır, keramet hikâyeleri dilden dile dolaştırılır, ardından sadakat istenir, sonra itaat beklenir. En sonunda yanlışlar görmezden gelinir, hakikatler susturulur, insanların iradesi bir kişinin etrafında esir alınır.
Dün rüyasında bir şey gördüğünü söyleyen kişi, bugün insanların hayatlarına müdahale etmeye başlar. Yarın kendi yanlışlarını bile manevî gerekçelerle meşrulaştırabilir. Çünkü kendisine bağlanan insanlar artık yapılan işin doğru olup olmadığını değil, o işi yapan kişinin kim olduğunu sorgular bir duruma gelir.
İşte tehlikenin en büyük olduğu yer burasıdır!
Bir insanın anlattığı rüyalar ve hakkında anlatılan menkıbeler çoğaldıkça ona duyulan hayranlık artıyor, fakat yanlışlarını sorgulama cesareti azalıyorsa orada maneviyat değil, istismar tehlikesi vardır.
Elbette her rüya anlatan insanı yalancılıkla suçlayamayız. Her menkıbe anlatan kişinin de bilerek yalan söylediğini ileri süremeyiz. Ancak rüyaları bilinçli biçimde uydurup insanları etkilemek, kendisine kutsiyet kazandırmak ve çıkar sağlamak için kullananların yaptığı basite indirgenecek bir yanlış değildir. Aynı şekilde, asılsız hikâyeler ve hurafeler üreterek bir insanı gözde hâle getirmek, bağlılarını sorgulamaktan uzaklaştırmak ve onları kendisine bağımlı kılmak da ciddi bir dinî istismardır. Gerçekten gördüğü rüyaları veya yaşandığına inandığı olayları sürekli öne çıkararak kendisini ayrıcalıklı bir konuma yerleştiren kişi de bunları insanları yönlendirmek ve iradelerini kontrol etmek için kullanıyorsa aynı tehlikeli kapıya çıkar.
Unutmayalım: Rüyalar dinin ölçüsü değildir. Menkıbeler dinin delili değildir. Hiçbir rüya veya olağanüstü olduğu iddia edilen hikâye, Kur'an'ın ve sahih sünnetin önüne geçirilemez. Hiçbir insan, gördüğünü iddia ettiği rüyalar veya hakkında anlatılan keramet hikâyeleri sayesinde hesap vermekten kurtulamaz.
Allah'ın dininde kutsiyet ticareti yoktur. Rüyalarla makam devşirmek, asılsız menkıbelerle insanları etkilemek, insanları kendine kul etmek ve hatalarını maneviyat perdesinin arkasına saklamak yoktur.
Bir insanın anlattığı rüyalar onu büyütüyor, hakkında anlatılan hikâyeler onu dokunulmaz kılıyor, etrafında bağlılık artıyor, fakat hakikate bağlılık azalıyorsa orada durup düşünmek gerekir.
Çünkü asıl mesele, kimin ne rüya gördüğünden veya hakkında ne tür menkıbeler anlatıldığından ziyade, insanların bu anlatılar uğruna hangi doğruları görmezden geldiği, hangi hakikatlerden vazgeçtiği gerçeğidir, vesselam.

