Kahve Kitap
Mesude Özaslan
Köşe Yazarı
Mesude Özaslan
 

Çocukların Sessizliği ve Ölümün Gölgesi

Ölümü hayatın dışına itiyoruz. Onu hastane koridorlarına, mezarlık duvarlarının arkasına, taziye evlerinin içine hapsediyoruz. Gündelik konuşmalarımızda ölüm yok; planlarımızda yok; gelecek tasavvurlarımızda neredeyse hiç yok. Oysa Kur’an-ı Kerim açık bir şekilde hatırlatıyor: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) Yani ölüm, hayatın karşıtı değil; hayatın ayrılmaz bir parçası. Ancak mesele çocuklar olduğunda bu hakikat birden suskunluğa dönüşüyor. Türk toplumunda ölüm yalnızca bireysel bir kayıp değil, aynı zamanda toplumsal bir hâdisedir. Bir evin kapısı kapanmaz, insanlar akın akın gelir, salonlar dolar, dualar yükselir, mutfakta çay hiç eksik olmaz. Taziye bir dayanışma biçimidir. Ama bu kalabalığın ortasında bir kişi vardır ki, çoğu zaman unutulur: çocuk. Kimse ona bir şey anlatmaz. Ama o her şeyi görür. Annesinin gözyaşını, babasının içine kapanışını, odadaki eksikliği, fısıltıları, sessizlikleri… Çocuk bütün bu sahneyi zihnine kaydeder; fakat anlamlandıramaz. Çünkü kimse ona açık bir cümle kurmamıştır. İşte tam da burada, sessiz bir belirsizlik başlar. “Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” (Bakara, 156) Bu ayet, yetişkin için bir teslimiyet cümlesidir. Ama çocuk için çoğu zaman bir bilmece… Eğer açıklanmazsa, kendi zihninde cevaplar üretir. Ve bu cevaplar çoğu zaman kaygıyla örülüdür. Çocuğu korumak adına onu ölümden uzak tutmaya çalışırız. “Daha küçük”, “anlamaz” deriz. Cenazeye götürmeyiz, mezarlığa yaklaştırmayız. Ama aynı çocuğu, evin içindeki yoğun yas atmosferinin ortasında bırakırız. Bu bir çelişkidir. Bir yandan gerçeği saklarız, diğer yandan çocuğun o gerçekle baş başa kalmasına izin veririz. Üstelik kullandığımız bazı cümleler de bu karmaşayı büyütür: “Allah onu yanına aldı.” “Allah sevdiği kullarını erken alır.” Bu ifadeler açıklanmadığında, çocuk için korkutucu bir sonuca dönüşebilir: “Demek ki Allah severse insanı alıyor… O zaman beni de alır mı?” Oysa Kur’an’da Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığı bildirilir (A’râf, 156). Ölüm, bir ceza değil; hayatın düzeninin bir parçasıdır: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 2) Bu perspektif korku değil, denge üretir. Çocuğa ölüm anlatılırken ihtiyaç duyulan şey karmaşık açıklamalar değil; sade ve güven veren cümlelerdir: “Deden artık yaşamıyor. Kalbi çalışmayı bıraktı. Bu seninle ilgili değil. Biz üzgünüz ama birlikteyiz.” Çocuk belki ağlamaz. Hatta oyun oynamak ister. Bu, onun üzülmediği anlamına gelmez. Çocukların yası, yetişkinler gibi sürekli ve yoğun değildir; parça parça gelir. Bazen günler, hatta haftalar sonra sorularla geri döner. Asıl mesele şudur: Kalabalığın içinde yalnız kalması. Evin içinde onlarca insan varken, onun sorusuna cevap veren kimse olmayabilir. Biz ölümü paylaşırız. Ama çoğu zaman çocukla paylaşmayız. Oysa yapılması gereken, onu odadan çıkarmak değil; yanımıza oturtmaktır. Ağlıyorsak saklamamak, “Ben üzgünüm” diyebilmektir. Duaları birlikte anlamlandırmak, ölümü korkulacak bir sır olmaktan çıkarıp, anlaşılabilir bir gerçek hâline getirmektir. Çünkü çocuklar gerçeğin kendisinden değil; gerçeğin söylenmemesinden ürker. Ve ölüm, konuşulmadıkça büyür. Sessizlikte daha ağır bir gölgeye dönüşür.
Ekleme Tarihi: 28 Mart 2026 -Cumartesi

Çocukların Sessizliği ve Ölümün Gölgesi

Ölümü hayatın dışına itiyoruz.

Onu hastane koridorlarına, mezarlık duvarlarının arkasına, taziye evlerinin içine hapsediyoruz. Gündelik konuşmalarımızda ölüm yok; planlarımızda yok; gelecek tasavvurlarımızda neredeyse hiç yok.

Oysa Kur’an-ı Kerim açık bir şekilde hatırlatıyor:
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185)

Yani ölüm, hayatın karşıtı değil; hayatın ayrılmaz bir parçası.

Ancak mesele çocuklar olduğunda bu hakikat birden suskunluğa dönüşüyor.

Türk toplumunda ölüm yalnızca bireysel bir kayıp değil, aynı zamanda toplumsal bir hâdisedir. Bir evin kapısı kapanmaz, insanlar akın akın gelir, salonlar dolar, dualar yükselir, mutfakta çay hiç eksik olmaz. Taziye bir dayanışma biçimidir.

Ama bu kalabalığın ortasında bir kişi vardır ki, çoğu zaman unutulur: çocuk.

Kimse ona bir şey anlatmaz.
Ama o her şeyi görür.

Annesinin gözyaşını, babasının içine kapanışını, odadaki eksikliği, fısıltıları, sessizlikleri… Çocuk bütün bu sahneyi zihnine kaydeder; fakat anlamlandıramaz. Çünkü kimse ona açık bir cümle kurmamıştır.

İşte tam da burada, sessiz bir belirsizlik başlar.

“Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” (Bakara, 156)

Bu ayet, yetişkin için bir teslimiyet cümlesidir. Ama çocuk için çoğu zaman bir bilmece… Eğer açıklanmazsa, kendi zihninde cevaplar üretir. Ve bu cevaplar çoğu zaman kaygıyla örülüdür.

Çocuğu korumak adına onu ölümden uzak tutmaya çalışırız. “Daha küçük”, “anlamaz” deriz. Cenazeye götürmeyiz, mezarlığa yaklaştırmayız. Ama aynı çocuğu, evin içindeki yoğun yas atmosferinin ortasında bırakırız.

Bu bir çelişkidir.

Bir yandan gerçeği saklarız, diğer yandan çocuğun o gerçekle baş başa kalmasına izin veririz.

Üstelik kullandığımız bazı cümleler de bu karmaşayı büyütür:
“Allah onu yanına aldı.”
“Allah sevdiği kullarını erken alır.”

Bu ifadeler açıklanmadığında, çocuk için korkutucu bir sonuca dönüşebilir:
“Demek ki Allah severse insanı alıyor… O zaman beni de alır mı?”

Oysa Kur’an’da Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığı bildirilir (A’râf, 156). Ölüm, bir ceza değil; hayatın düzeninin bir parçasıdır:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk, 2)

Bu perspektif korku değil, denge üretir.

Çocuğa ölüm anlatılırken ihtiyaç duyulan şey karmaşık açıklamalar değil; sade ve güven veren cümlelerdir:

“Deden artık yaşamıyor. Kalbi çalışmayı bıraktı. Bu seninle ilgili değil. Biz üzgünüz ama birlikteyiz.”

Çocuk belki ağlamaz. Hatta oyun oynamak ister. Bu, onun üzülmediği anlamına gelmez. Çocukların yası, yetişkinler gibi sürekli ve yoğun değildir; parça parça gelir. Bazen günler, hatta haftalar sonra sorularla geri döner.

Asıl mesele şudur:
Kalabalığın içinde yalnız kalması.

Evin içinde onlarca insan varken, onun sorusuna cevap veren kimse olmayabilir.

Biz ölümü paylaşırız.
Ama çoğu zaman çocukla paylaşmayız.

Oysa yapılması gereken, onu odadan çıkarmak değil; yanımıza oturtmaktır. Ağlıyorsak saklamamak, “Ben üzgünüm” diyebilmektir. Duaları birlikte anlamlandırmak, ölümü korkulacak bir sır olmaktan çıkarıp, anlaşılabilir bir gerçek hâline getirmektir.

Çünkü çocuklar gerçeğin kendisinden değil; gerçeğin söylenmemesinden ürker.

Ve ölüm, konuşulmadıkça büyür.
Sessizlikte daha ağır bir gölgeye dönüşür.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve adanagundemi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
bizim mekan çemberleme makinası kurumsal web dini chat