İnsanlık tarihinin belki de en eski hastalıklarından biridir ihtiras…
Mal sahibi olmak ister insan.
Daha fazlasını ister.
Makam ister.
Elde edince daha üstünü ister.
Şöhret ister.
Tanınır, yetmez; herkes tarafından bilinmek ister.
Güç ister.
Gücü elde eder, bu defa onu kaybetmemek için her şeyi göze almaya başlar.
İşte tam bu noktada azim ile ihtiras, hedef ile hırs, hizmet ile iktidar tutkusu birbirinden ayrılır.
Arapça ḥ-r-ṣ (hırs) kökünden türeyen ihtiras kelimesi Kur’an-ı Kerim’de bugünkü Türkçedeki şekliyle yer almaz. Ancak aynı kökten gelen harîs, ahrasa’n-nâs, haraste gibi ifadeler üzerinden insanın bir şeye aşırı derecede düşkünlüğü çok çarpıcı biçimde anlatılır.
Kur’an’ın meseleye yaklaşımında önemli bir ayrım vardır:
Bir insan hayra, insanların kurtuluşuna ve hakikate ulaşmasına şiddetle arzu duyabilir. Bu övülen bir gayrettir.
Fakat insanın mal, makam, güç ve dünya nimetleri karşısında gözünün ve gönlünün doymaması bambaşka bir şeydir.
İşte bu, insanı esir alan ihtirastır.
Çoğaltma Yarışı
Kur’an insanın en büyük zaaflarından birini Tekâsür Suresi'nin daha ilk ayetlerinde ortaya koyar:
“Çokluk yarışı sizi oyaladı. Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.”
(Tekâsür, 1-2)
Ne kadar çarpıcı…
Biriktiriyorsun.
Çoğaltıyorsun.
Daha fazla para, daha fazla mal, daha fazla nüfuz, daha fazla taraftar, daha fazla makam…
Sonra?
Kabir.
Aslında insanlığın bütün ihtiras hikâyesi birkaç kelimeyle özetlenmiş gibidir.
Kur’an başka bir yerde insanın yaşama tutkusunun dahi nasıl sınırsızlaşabildiğini bildirir:
“Onların her birinin bin yıl yaşamak istediğini görürsün.”
(Bakara, 96)
İnsan yalnızca servetini değil, hayatını da sonsuzlaştırmak istiyor.
Ölmek istemiyor.
Makamını bırakmak istemiyor.
Koltuğundan kalkmak istemiyor.
Adının unutulmasını istemiyor.
Sanki dünya kendisi olmadan dönmeyecekmiş gibi…
Her Hırs Kötü Müdür?
Hayır.
Kur’an aynı kökü olumlu anlamda da kullanır.
Allah Resûlü'nün ümmetine karşı duyduğu derin hassasiyet anlatılırken:
“Size çok düşkündür.”
(Tevbe, 128)
buyrulur.
Yusuf Suresi'nde ise:
“Sen ne kadar çok istesen de insanların çoğu iman edecek değildir.”
(Yusuf, 103)
denilir.
Demek ki mesele güçlü bir arzuya sahip olmak değildir.
Mesele, o arzunun neye yöneldiğidir.
İnsanın hayır yapmak için çırpınması başka;
kendisini büyütmek için çırpınması başkadır.
Allah'ın rızasını kazanmak için gayret etmek başka;
insanların gözünde büyümek için gayret etmek başkadır.
Bir davayı büyütmek başka;
davanın üzerinden kendisini büyütmek bambaşkadır.
İhtiras işte bu ince çizgide başlar.
Tamah, Hevâ ve Nefsin Doymazlığı
Kur’an ihtiras psikolojisini yalnızca “hırs” kelimesiyle değil, başka kavramlarla da anlatır.
Tamah…
İnsan ihtiyacı olmadığı hâlde daha fazlasına göz diker.
Kârûn'un serveti bunun sembollerinden biridir. Mal artık insanın elindeki bir nimet olmaktan çıkar; insan malının kölesi hâline gelir.
Hevâ…
İnsanın arzusunu ölçünün önüne geçirmesidir.
Kur’an, hevasını ilah edinenden söz eder.
Çünkü bir noktadan sonra kişi;
“Hak nedir?” diye sormaz.
“Allah ne ister?” diye sormaz.
“Doğru olan nedir?” diye sormaz.
Sadece:
“Ben ne istiyorum?”
diye sorar.
İşte ihtirasın en tehlikeli aşaması budur.
Eski Ahit'ten İncil'e Aynı İnsanlık Hastalığı
İhtiras yalnızca İslâmî kaynaklarda üzerinde durulan bir ahlâk problemi değildir.
Tevrat'taki On Emir'in sonuncularından biri insanın daha eyleme geçmeden kalbinde başlayan bu hastalığa dikkat çeker:
“Komşunun hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.”
Başkasının evine, malına, imkânına, sahip olduklarına…
Yani yasak yalnızca almak değildir.
Önce göz dikmemek öğretilmektedir.
Çölde İsrailoğullarının aşırı istekleriyle ilgili anlatıda geçen Kivrot-Hattaava, yani “İhtiras Mezarları” ifadesi ise neredeyse insanlığın tamamına hitap eden sembolik bir isimdir.
İnsan bazen arzusunun peşinden öyle koşar ki sonunda kendi ihtirasının mezarını kazar.
Zebur'da da kötü insanın ihtirasıyla övünmesi eleştirilir.
İncil metinlerinde ise Grekçe epithumia kelimesi güçlü arzuyu ifade eder. Bu arzu iyiye de kötüye de yönelebilir.
Burada da aynı temel ölçü karşımıza çıkar:
Arzunun varlığı değil, arzunun yönü önemlidir.
Bencil, denetimsiz ve insanı ahlakından koparan arzu köleliktir.
Hayra, adalete ve Allah'ın rızasına yönelen güçlü arzu ise insanı yükseltebilir.
Liderlerin En Büyük Sınavı
İhtirasın en görünür olduğu alanlardan biri siyasettir.
Çünkü siyaset doğrudan güçle ilişkilidir.
Bir liderin hedefinin olması gerekir.
Heyecanının olması gerekir.
İddiasının olması gerekir.
Büyük işler yapmak için güçlü bir irade gerekir.
Fakat burada çok tehlikeli bir dönüşüm mümkündür:
Hizmet etme arzusu, hükmetme arzusuna dönüşebilir.
İnsan önce:
“Bu millete hizmet etmeliyim.”
der.
Bir süre sonra:
“Bu işi en iyi ben yaparım.”
demeye başlar.
Ardından:
“Benden başka kimse yapamaz.”
noktasına gelir.
Sonunda ise:
“Ben gidersem her şey çöker.”
vehmine kapılır.
İşte vazgeçilmezlik yanılgısı burada başlar.
Ve ihtirasın belki de en tehlikeli biçimi budur.
Eleştiriye tahammül azalır.
İstişare göstermelik hâle gelir.
Liyakat yerini sadakate bırakır.
Yakın çevrede yalnızca liderin hoşuna gidenleri söyleyen insanlar kalır.
Sonrası tarihte defalarca görülmüştür.
Napolyon'dan modern zamanların otokratlarına kadar nice lider, önce büyük hedeflerin sahibi olmuş; fakat ölçüsüz güç ihtirası sonunda hem kendilerine hem toplumlarına ağır bedeller ödetmiştir.
Bir siyasi liderin başarısını üç unsur belirler:
İhtiras: Hedefe ulaşma gücü.
Kifayet: O hedefi gerçekleştirebilecek bilgi, beceri ve liyakat.
Ahlâk: Gücü sınırlandıran ilke ve değerler.
Bunlardan biri eksikse problem vardır.
İhtiras var, kifayet yoksa macera doğar.
Kifayet var, ahlâk yoksa zulüm doğar.
Ahlâk var fakat irade ve hedef yoksa durağanlık doğar.
Asıl mesele üçünü dengede tutabilmektir.
Peki Ya Biz?
Buraya kadar devletleri, kralları, liderleri ve insanlığı konuştuk.
Fakat meseleyi hep başkalarının üzerinden okumak kolaydır.
Asıl zor olan insanın aynayı kendisine çevirmesidir.
O hâlde soralım:
Ya Ümmetin Sivil Toplum Kuruluşlarındaki İHTİRAS?
Bugün ümmet adına faaliyet gösteren vakıflarımızda, derneklerimizde, platformlarımızda, cemaatlerimizde ve yardım kuruluşlarımızda ihtiras yok mu?
Hem de hiç mi yok?
Başkanlık ihtirası yok mu?
Makam ihtirası yok mu?
“Benim kurumum” anlayışı yok mu?
Bağış toplama yarışı yok mu?
Proje sahiplenme yarışı yok mu?
“Biz yaptık” deme arzusu yok mu?
Başka bir Müslüman kuruluşun başarısından rahatsız olanlar yok mu?
Aynı şehirde, aynı mazlum için, aynı amaçla çalışan insanların birbirlerini rakip görmeleri yok mu?
Bir fotoğraf karesinin ön sırasında bulunmak için verilen mücadele, bazen mazluma ulaşmak için verilen mücadeleden daha büyük hâle gelmiyor mu?
Bir yardım organizasyonunda “Kim götürdü?”, “Kimin logosu göründü?”, “Hangi kurumun adı yazıldı?” tartışmaları yapılmıyor mu?
Allah rızası için başlayan nice hizmet zamanla kurum rızasına, daha sonra başkan rızasına, en sonunda da kişisel ikbal mücadelesine dönüşmüyor mu?
İşte burada ciddi biçimde düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü ihtiras yalnızca saraylarda yaşamaz.
Bazen dernek binasında yaşar.
Bazen vakıf yönetim kurulunda yaşar.
Bazen bir cemaatin kürsüsünde yaşar.
Bazen yardım kamyonunun üzerindeki logoda yaşar.
Bazen sosyal medyada paylaşılan bir fotoğrafta yaşar.
Bazen de:
“Bu hizmeti bizden başkası yapmasın.”
düşüncesinde yaşar.
Bu, çok tehlikeli bir hastalıktır.
Hizmet Mi, Sahiplenme Mi?
Sivil toplumda görev yapan herkesin zaman zaman kendisine şu soruları sorması gerekir:
Ben gerçekten hizmet mi ediyorum?
Yoksa hizmet üzerinden kendime bir alan mı kuruyorum?
Görevim alınsa aynı heyecanla çalışmaya devam eder miyim?
Adım hiçbir yerde yazılmasa yine aynı fedakârlığı yapar mıyım?
Fotoğrafım paylaşılmasa?
Plaket verilmezse?
Başkan yapılmazsam?
Konuşma kürsüsüne çağrılmazsam?
Yaptığım yardımı kimse bilmezse?
Yine yapar mıyım?
Bu soruların cevabı insanın niyet aynasıdır.
Çünkü gerçek hizmetin temelinde “Ben” değil, “Biz” vardır.
Daha da ilerisi:
“Biz” bile değil, “O'nun rızası” vardır.
Bir Koltuğun İmtihanı
Sivil toplum kuruluşlarında yıllarca aynı makamı bırakmamak da üzerinde düşünülmesi gereken bir başka meseledir.
Bir insan gerçekten vazgeçilmez midir?
Yeni insanların önü neden açılmaz?
Gençlere neden sorumluluk verilmez?
Neden başkanlıklar bazen bir hizmet nöbeti değil de kişisel mülk gibi görülür?
Neden eleştiren dışlanır?
Neden farklı fikir söyleyen “davaya zarar vermekle” suçlanır?
Neden kurumla kişi birbirine karıştırılır?
Bir başkanı eleştirmek nasıl olur da davayı eleştirmek sayılır?
Bir yönetimi sorgulamak nasıl olur da ümmete ihanet gibi gösterilir?
Bu sorular rahatsız edebilir.
Ama rahatsızlık bazen iyidir.
Çünkü insanın yarasına dokunur.
İhtirasın İlacı
İhtirasın tedavisi eczanede satılmıyor.
Onun ilacı insanın kalbindedir.
Kanaat…
Elindekini nimet bilmek.
Tevekkül…
Neticeyi kendinden değil Allah'tan bilmek.
İnfak…
Sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmak.
Zühd…
Dünyayı tamamen terk etmek değil; dünyanın kalbe yerleşmesine izin vermemek.
Nefis muhasebesi…
Kendine dürüstçe:
“Ben bunu niçin yapıyorum?”
diye sorabilmek.
Ve en önemlisi:
Ölümü hatırlamak.
Çünkü bir gün bütün makamlar bitecek.
Kartvizitler çöpe gidecek.
Başkanlıklar sona erecek.
Unvanlar silinecek.
Logolar unutulacak.
Alkışlar kesilecek.
Ve insan mezara yalnızca kendisiyle girecek.
Orada hiçbir tabelanın önemi olmayacak.
“Başkan”, “Genel Başkan”, “Koordinatör”, “Kanaat önderi”, “Hoca”, “Lider”, “Aktivist”…
Hiçbiri.
Geriye tek bir soru kalacak:
Ne yaptın ve kimin için yaptın?
İnsanlık ihtirasın peşinden koşarken huzurunu kaybediyor.
Siyaset ihtirasa teslim olduğunda adaletini kaybediyor.
Ticaret ihtirasa teslim olduğunda vicdanını kaybediyor.
Din adına çalışan yapılar ihtirasa teslim olduğunda ise belki de en ağır kayıp yaşanıyor:
İhlas kaybediliyor.
Ve ihlas kaybolduğu zaman hizmetin görüntüsü kalıyor ama ruhu gidiyor.
O hâlde mesele başkalarının ihtirasını konuşmak değildir.
Asıl mesele;
kendi kalbimizdeki,
kendi kurumlarımızdaki,
kendi makamlarımızdaki,
kendi çevremizdeki ihtirasla yüzleşebilmektir.
Çünkü dünyayı değiştirmeye çalışanların önce kendilerini değiştirmesi gerekir.
Ve belki bugün ümmetin sivil toplumuna sorulması gereken en ağır soru şudur:
Biz Allah için mi büyümek istiyoruz, yoksa Allah'ın davasını kullanarak kendimizi mi büyütmek istiyoruz?
Cevabı herkes kendi vicdanına versin.

